Posta taşıyıcılarının bitmeyen yolculuğu

Yolu gözlenen postacılar, hasretle beklenen mektuplar, tarihi değiştiren ulaklar… Teknoloji çağıyla farklı uygulama ve yapılara bürünen posta taşıyıcılarının geleceğe yolculuğu devam ediyor.
Posta taşıyıcılarının bitmeyen yolculuğu

Yolu gözlenen postacılar, hasretle beklenen mektuplar, tarihi değiştiren ulaklar… İletişimin tarihi insanlık tarihi kadar eski ve bunun baş mimarları posta teşkilatları, postacılar… Teknoloji çağıyla farklı uygulama ve yapılara bürünen posta taşıyıcılarının geleceğe yolculuğu devam ediyor.

İletişimin tarihi insanlık tarihi kadar eski… İnsan doğasında olan iletişim kurma arayışı daha ilk insanla başladı; ateşle başlayan bu yolculuk, farklı yolların, yöntemlerin icadıyla gelişti. Zaman aktıkça devletler ve kurumlara taşındı. Hatta Orta Çağ’dan itibaren öyle bir hâl aldı ki en güçlü devletler için dahi posta giderleri büyük maliyetlere dönüştü; buna karşın posta teşkilatlanmaları asırlar boyunca varlığını sürdürdü.

Posta kelimesinin kökeni Roma çağlarına kadar uzanıyor. “İstasyon konumunda” olduğuna işaret eden “Statio posita in …” deyimi Roma İmparatorluğu’nda sık kullanılırdı. Deyim zamanla değişti ve sadece “Posita” kelimesi kaldı. Haberleşme anlamı taşıyan bu kelime sonraları “Post” şekline büründü. Bugünkü anlamıyla posta kelimesi ise ilk kez 13. yüzyılda Papa Honorius III ve Kastilya Kralı X. Alphons tarafından kullanıldı.

Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, devrin en iyi posta ağı olan “Cursus Puplicus”un da sonu oldu ve uzun yıllar düzenli posta hizmeti sağlanamadı. Okuma yazma bilenlerin sayısı az olduğu için mektup yazma ve gönderme ihtiyacını duyanlar da azdı. Sadece zenginlerin talep ettiği bu hizmet de özel haberci gönderme imkânlarıyla yerine getiriliyordu. Yöneticiler ve yüksek memurlar ise mektupların gönderilmesinde yerel yönetimleri kullanıyordu.

ANADOLU’DA 2500 YILLIK POSTANE KALINTISI

2019’da Amasya’daki kazılarda ortaya çıkartılan 2500 yıllık postane buluntuları belli çevrelerde heyecan yaratmıştı. Anadolu’nun zengin kültür geçmişinin parçalarından Pers dönemine ait postane binası, o dönemin iletişim ihtiyacını yansıtması açısından çok önemliydi. Bu kalıntılar, kültürler arası iletişimin uzun geçmişinin kanıtı oldu ve tarihte ilk posta sistemini Perslerin kurduğu iddiasını destekledi.

MENZİLHÂNELER

Anadolu’daki binlerce yıllık posta geleneğini sürdüren Osmanlı’da merkez ile taşra arasındaki haberleşme, değerli evrakın iletimi ve devlet hazinesine ait değerli emtianın yer değiştirmesi, hep at sırtında gerçekleşti. Bu resmi haberleşme, devletin ilk kurulduğu dönemden itibaren ulaklar aracılığıyla sağlandı. Padişah fermanını vali, sancak beyi veya diğer yetkililere ulaştıran ulakların konaklamaları ve yorgun atları dinlendirmeleri, değiştirmeleri için kurulan menzilhâneler sayesinde, posta hizmeti düzenli bir yapı içinde gelişti. Mola yerleri olan menzilhâneler aynı zamanda orduların sefer sırasında konakladığı, hac yolunda olanların geceyi geçirdiği, ticari amaçlı kervanların mola verdiği yerlerdi. Menzilhânelerin sivil haberleşmede kullanılması yasaklanmış olsa da bu yasağın ihlal edildiği, özel haberleşmelerde ve ticari mal naklinde kullanıldığı zamanlar da oldu.

ROMA’DAN PAPALIĞA POSTA SERÜVENİ

Aynı dönemde Avrupa’da da posta hizmeti konusunda önemli gelişmeler yaşandı. Franz von Taxis ve Francesco de Tasso, ilkel koşullarda yürüyen posta hizmetini 1490 yılında imparatorluklar bünyesinde kurumsal hâle getirmeye çalıştılar. Roma İmparatoru I. Maximilian döneminde atlı posta hizmeti, bugün Avusturya sınırları içinde olan Innsbruck kenti ile Brüksel arasında her 28 kilometrede bir değiştirilen atlarla ve 5,5 güne sabitlenen süreyle sistematik hâle getirildi. 1516 yılında bu yeni organizasyonun merkezi olan Brüksel’den yola çıkan bir posta için Fransa’nın Blois şehri 60 saat, Roma 250 saat kadar yakınlaştı. Dünya posta tarihinde yeri olan Taxis ailesinin genç kuşak temsilcileri Johann Baptista von Taxis ve Jean Baptise de Taxis, ilerleyen yıllarda Roma imparatorluğu içinde verdikleri hizmeti bugünkü Almanya’yı da içine alacak şekilde geliştirerek farklı şehirler arasında posta hizmeti sağladılar. İlerleyen yıllarda aileye katılan yeni kuşaklar, Fransa hariç tüm Avrupa’da posta hizmetinin adı oldular.

Avrupa’da gelişen bir diğer posta sistemi de papalığa aitti. Papalık, Orta ve Batı Avrupa’yı kaplayan merkezi bir örgütlenmeye sahipti. Yönetim, Hristiyan dünyasının her köşesiyle sürdürülen haberleşme sayesinde gerçekleştiriliyordu. Buna rağmen 14. yüzyılda sürekli bir haberleşme örgütüne sahip değildiler. Bunun nedeni, böylesi bir organizasyonun giderlerinin fazla olmasıydı. Her yıl yaklaşık 5-6 bin mektup göndermek zorunda olan papalık, gelirinin neredeyse yarısını bu işe ayırıyordu. Bu yüzden, haber iletme konusunda her türlü fırsatı değerlendirmeye yönelik bir sistem geliştirdiler. Sistemin en büyük ögesi papalık habercileriydi; bunlar atanmadan önce yemin eder ve ömür boyu hizmet görürlerdi. Papalığın hizmetinden yararlandığı başka bir grup da papalığa haber getirenlerdi. Dönüşlerinde iletilmek istenen haber kendilerine emanet edilirdi. Bu yöntem harcama gerektirmediğinden oldukça pratik bir buluştu. Ayrıca papalık merkezinin bulunduğu Avignon’dan ayrılan güvenilir yolcular da gittikleri yöne göre gerektiğinde haber iletme işinde yardımcı olurlardı.

SIRA DIŞI POSTA SINIFI: PEYKLER

Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı’da da son derece stratejik ve saygın bir iş olarak kabul edilen posta hizmeti, 1541’e kadar “ulak hükmü” kurallarıyla, ulaklara tanınan ayrıcalıklarla sürdürüldü. Ulaklara “gerektiğinde geçtiği yerdeki köylünün elinden istediği hayvanı karşılıksız olarak almak” ve “bedelsiz olarak yiyecek içecek temin etmek” gibi haklar verildi. Ancak Sadrazam Lütfü Paşa’nın yaptığı düzenlemeden sonra beygir alımlarına sınır getirilerek işleyiş yeniden düzenlendi.

Osmanlı’da sadece devletin başı olan padişaha hem koruma hem de posta hizmeti veren “peykler” de vardı. Peykler, Fatih Sultan Mehmet’in Teşkilât Kanunnamesi’nde adı geçen ve çok hızlı koşmalarıyla nam salmış bir postacı sınıfıydı. Padişahın yakınında oldukları için mevkilerine yakışır tarzda gösterişli ve süslü kıyafetler giyip, iyi koşabilmek için sürekli idman yaparlardı.

Peykler ince ve çevik yapılı olanlardan seçilip küçük yaştan itibaren az yedirildikleri için vücutça zayıf ama çok çevik olurlardı. Atla gidilemeyen yerlere giderler, şehirler arasında görevlerini yapabilmek için saatlerce koşabilirlerdi. Bu sıra dışı yeteneklerinden dolayı da dış dünyanın çok ilgilendiği bir sınıf oldular. Peykler tören bölüğü ve padişah maiyeti olarak da görev yaptıkları için alaylarda padişahın önünde ve yanında solaklar, onların önünde de peykler yürürdü. Eğer padişah özel bir gezintiye çıkmışsa yanında mutlaka birkaç peyk bulunurdu. 15. yüzyıl minyatürlerinde padişah, şehzade yahut bir beyin yanında tasvir edilmiş peyklere rastlanır. Peyklerin yalnızca bir günde Topkapı Sarayı’ndan Silivri’ye kadar gidip gelebildikleri, giydikleri çok hafif deri pabuçların çoraplarına dikilip yekpare yapıldığı, kemerlerine taktıkları çıngıraklar sayesinde görevli olduklarını belli ederek kalabalıklar içinden sıyrıldıkları söylenir. Bir mendil içinde taşıdıkları şeker sayesinde koşarken güç kazanıp susuzluklarını gidermeye çalıştıkları, yanlarında hafif bir hançer ve ağır olmayan bir balta taşıdıkları da peyklerin yaşamına dair günümüze ulaşan bilgiler arasında.

DEVLETİN EN BÜYÜK GİDERİ

Büveyhî ve Sâmânî devlet teşkilâtında da peykler mevcuttu. Karahanlılar döneminde çok süratli bir şekilde giden atlı postacılara “eşkinci” deniliyordu. Gaznelilerde resmî haberleşmeyi sağlayan görevlilere peyk yanında kāsıd, münhî, esküdâr deniyordu. Bu görevliler, gönderildikleri her sefer için maaşları dışında ayrıca bir ücret ve ödül alıyordu. Gaznelilerde münhîler casus olarak da kullanılıyordu ve Gazneli ordusunda münhîlik önemli bir görevdi.

Menzil teşkilâtı, 550 yıllık Osmanlı döneminde hem haberleşmede hem de ordunun hareket ve iaşesinin sağlanmasında devrin en mükemmel işleyen kurumlarından biriydi. Fakat zamanla kuruluş ve işleyiş disiplinin dışına çıkarak görevini yapamaz hâle geldiği için maliyeye yük olmaya başlamıştı. Öyle ki II. Mahmud devrinde devlet giderlerinin üçte birini menzil giderleri oluşturuyordu. Tüm bu olumsuzluklar üzerine Sultan Abdülmecid döneminde teşkilât kaldırıldı ve yerine 23 Ekim 1840 tarihinde Posta Teşkilâtı (Postahane-i Âmire) kuruldu. Bu tarihten itibaren menzilhâneler postaneye dönüştürüldü, tatar ağaları da postacı olarak görevlendirildi. Bu dönüşümün ardından milletler arası postacılık anlaşmaları yapıldı ve bir mektubun çok uzak yerlerekadar gitmesi mümkün hâle geldi. Önce telgrafın, ardından telefon ve telsizin bulunmasıyla posta işleri hem devletin gelir kaynağı hem de önem verdiği bir kurum hâline geldi. İngiliz siyasetçi Lord Salisbury, 1877’de gelişmiş bir posta hizmetinin ülkede açılması tavsiyesinde bulundu. Bu gelişme üzerine, İngiliz Genel posta idaresinden Türkiye’ye gönderilen Mr. Scudamore, ülkede modern ve merkezi bir posta hizmetinin kuruluşunu yapmak üzere çalışmalara başladı fakat çabalar sınırlı düzeyde kaldı.

ŞARKILARDA, TÜRKÜLERDE, FİLMLERDE

23 Nisan 1920 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından hemen sonra Posta Teşkilatı Dâhiliye Vekâletine bağlandı ve 20 Mayıs 1920’de İzmit Milletvekili Sırrı Bey, Posta ve Telgraf Müdüriyet-i Umumiyesi’ne atandı. Bu dönemde Büyük Millet Meclisi bahçesinde ayrıca “Büyük Millet Meclisi Hükümeti Posta ve Telgraf Merkezi” adıyla da bir haberleşme merkezi oluşturuldu.

Milli Mücadele’nin en önemli ayaklarından biri haberleşme olduğu için bu alanda eldeki imkânlar dâhilinde iyileştirilmeler yapıldı. Cumhuriyet’in ilanında sonra ise, 26 Kasım 1923’te 376 Sayılı Posta Kanunu TBMM’de kabul edildi ve Telgraf ve Telefon Kanunu ile birlikte ülkenin tüm haberleşme görevi hükümet adına PTT idaresine verildi. Yaklaşık yüz yıldır gündelik hayatın merkezinde yer alan kurumlardan PTT’nin doğuşuyla birlikte Türkiye de modern iletişim dönemine adım atmış oldu.

Posta ve postacılığın kültürümüzde de önemli bir yeri var. Özellikle ayrılık ve gurbet temalı şarkı ve türküler, mektup yolu gözleyen, posta treni bekleyenlerle dolu. “Bak postacı geliyor” diye başlayan çocuk şarkısı on yıllarca dilden dile dolaştı. Bugün postacının yerini büyük oranda “kargocu” ve “kurye” almış olsa da bugünün çocukları bile bu şarkıyı biliyorlar. 80’ler Türk sinemasının en sevilen komedi filmlerinden biri, Kemal Sunal’ın başrolünde oynadığı Postacı’ydı.

Postacılığın kalbi sayılan mektupların edebiyat tarihindeki değeri biliniyor. Posta ve mektupla özdeşleşmiş olan pulun, asli vazifesinin çok ötesine geçen kültürel değeri ise apayrı.

TURGAY BAKIRTAŞ – TOKİ Haber