Boğaziçi’ne süzülen zarafet: Küçüksu Kasrı

Uzaktan bakıldığında Anadolu Yakası sahilini gerdanlık gibi süsler Küçüksu Kasrı… Yanına varınca da önce dış cephesindeki sonra iç mekânındaki ihtişama kapılırsınız.
Boğaziçi’ne süzülen zarafet: Küçüksu Kasrı

Uzaktan bakıldığında Boğaziçi’ne zarifçe uyum sağlayarak Anadolu Yakası sahilini gerdanlık gibi süsler Küçüksu Kasrı… Yanına varınca da önce dış cephesindeki sonra iç mekânındaki ihtişama kapılırsınız.

Bir zamanlar Boğaziçi’nin Anadolu Yakası’ndaki Göksu ve Küçüksu dereleri, sandal sefalarıyla ünlüydü ve İstanbul halkının önemli bir sayfiye alanıydı. Yerleşimi Bizans dönemine uzanan Küçüksu ve Göksu çevresi, Osmanlı döneminde oryantalistler tarafından da bilinir ve “Asya’nın tatlı suları (les eaux douces d’Asie)” olarak tanımlanırdı.

“Avrupa’nın tatlı suları” diye bilinen Kâğıthane ve Alibeyköy dereleri arasında yer alan Lale Devri’nin ünlü Sâdâbâd Kasrı ve civarındaki bahçeler Patrona Halil İsyanıyla harap olunca Küçüksu bölgesine rağbet arttı.

Boğaz’ın mavisini yeşille buluşturan bu alan, Osmanlı döneminde padişahların has bahçelerinden biriydi. Özellikle Sultan IV. Murad’ın (1623-1640) Küçüksu ve çevresini çok sevdiği biliniyor. IV. Murad, Kandilli’ye kadar sık servi ağaçlarıyla kaplı Küçüksu ve çevresini düzenletip, buraya “Gümüş Selvi” adını vermişti. Ünlü seyyah Evliyâ Çelebi, “bir âb-ı hayât nehirdir” diye bahsettiği Göksu’yu, üzerinde kayıklarla dolaşılan; etrafı gül bahçeleri, küçük köşkler ve hazineye ait değirmenlerle çevrili sakin bir yer olarak tasvir ediyordu.

17. yüzyıldan itibaren çeşitli kaynaklarda “Bağçe-i Göksu” adıyla geçen yörede, 18. yüzyılda yoğun bir yapılaşma başladı. Sultan I. Mahmud (1730-1754) döneminde Divitdâr Emin Mehmed Paşa, padişah için bu has bahçenin deniz kıyısına iki katlı ahşap bir saray yaptırdı. Yapı, Sultan III. Selim (1789-1807) ve Sultan II. Mahmud (1808-1839) dönemlerinde de onarılarak kullanıldı.

II. Mahmud’un ardından tahta geçen Sultan Abdülmecid (1839-1861) dönemi, özellikle saray ve kasır mimarisinde Batılı biçimlerin tercih edildiği yıllardı. Sultan Abdülmecid, Dolmabahçe Sarayı ve Ihlamur Kasrı yapılarında olduğu gibi Küçüksu Kasrı’nın bulunduğu alanda da eski ahşap yapıyı yıktırarak, yerine bugünkü kasrı yaptırdı. Kasrın mimarı da, Çırağan Sarayı’nı, Dolmabahçe Sarayı’nı, Ihlamur Kasrı’nı, Ortaköy Camii’ni yapan Nikoğos Balyan’dı. Önceki ahşap yapıyı bilemiyoruz ama Küçüksu Kasrı, son derece zarif mimarisiyle bugün de Boğaziçi’nin Anadolu Yakası sahilini zarif bir gerdanlık gibi süslüyor.

DEMİR PARMAKLIKLAR VE KAPILAR BOĞAZİÇİ’YLE BÜTÜNLEŞİYOR

1857 yılında yapımı tamamlanan Küçüksu Kasrı, 15×27 metre alan üzerine yığma tekniğiyle, tuğla ve taş kullanılarak (kâgir) yapıldı. Uzun kenarı denize paralel dikdörtgen planlı yapı, yerden yaklaşık 3 metre yüksekteki bodrum katın üstüne oturan iki katla birlikte toplam üç kattan oluşuyor. Bodrum kat, kiler, mutfak ve hizmetkârlara ayrılmış; diğer katların ikisi de aynı şekilde, bir orta mekâna açılan dört oda biçiminde tasarlanmış. Yapı, bu özelliğiyle geleneksel Türk Evi plan tipini yansıtıyor.

Küçüksu Kasrı, padişahların genellikle dinlenme, misafir kabul ve av amaçlı kullandığı “Biniş Kasrı” niteliğinde bir yapı. Bu nedenle yatak odası içermeyen kasrın dördü alt katta, dördü üst katta yer alan odaları, misafir ve toplantı odası olarak düzenlenmişti. Ancak padişahların diplomatik protokolden misafirlerinden kasırda konaklayanlar da olmuştu.

Küçüksu Kasrı ile ilgili yazımızın tamamını dergimizin aralık sayısında okuyabilirsiniz.