Bulgurcu Sokak’ın cumbalı sıra evleri

İstanbul Ortaköy'deki Bulgurcu Sokak'ın 18 ahşap ev serisinin Türkiye'de başka bir örneği daha yok.

Ortaköy’ün çok kültürlü yapısı Bulgurcu Sokak’taki 18 Akaretler Evleri’nin mimarisinde vücut buluyor. 45 derecelik ahşap cumbalarla birbirini kucaklayan aynı boyda ve şekilde 18 ahşap ev serisinin Türkiye’de başka bir örneği daha yok. Zamana direnen 18 Akaretler’in ahşapları, 145 yılın rutubetini atıp yenilenmeyi hak ediyor.

Boğaziçi’nin incisi Ortaköy, camileri, kiliseleri, manastırı, sinagogu, yalıları, hamamı ve çeşmesiyle İstanbul’un çok kültürlü yapısını yüzyıllardır ahenk içinde yaşatıyor. 18 Akaretler veya 18 Akarlar, bu kültürel zenginliğin mimariye yansımasının en güzel örneklerinden birini sunuyor. Dereboyu Caddesi’nde ilerlerken sahilin yaklaşık 500 metre uzağında, sağda Bulgurcu Sokak’a adım attığımızda, âdeta mimari bir sürpriz karşılıyor bizi. Birbirine bitişik, cumbalı, teraslı, dört katlı, birbirinin aynısı 18 ahşap ev, 145 yıl öncesinden sıcak bir selamla, o zarif sıra ev mimarisini günümüze taşıyor.

15’i sokağın ön yüzünde, üçü yan yüzünde sıralanan 18 Akaretler’in birçoğu bakıma muhtaç olsa da genel olarak özgün dokusunu koruyor. Üçlü cumbası, çift tablalı ahşap kapıları, balkonu, terası ve daha çok sayıda ayrıntıyla zenginleşen 18 Akarlar Evleri’nin bulunduğu sokağı, Tarihi Yarımada’da 120’den fazla ahşap evi onaran Dr. Mimar Şimşek Deniz’le gezdik.

SIRA EVLER, OSMANLI MİMARİSİNE TANZİMAT HUKUKUYLA GİRİYOR

Dr. Şimşek Deniz, sıra evlerin Fener, Balat, Pera gibi daha çok gayrimüslimlerin yaşadığı mahallelerde görüldüğünü, İslam mimarisine ise Tanzimat hukukuyla girdiğini söylüyor. Deniz, 1873-74 yıllarında Çırağan Sarayı’nda çalışan işçiler için yapılan 18 Akarlar Evleri’nin Islahat-ı Turuk Komisyonu ve Ebniye Nizamnamesi’yle tasarlandığını aktarıyor. Tanzimat hukuku kapsamında 1869-70 yıllarında çıkarılan Islahat-ı Turuk, bugünkü imar komisyonuna benzer işlevi görüyordu. Ebniye (Binalar) Nizamnamesi de çıkmaz sokakların yasaklanması, yangınlardan dolayı ahşap ev yapımının kısıtlanması, sokakların aydınlatılması, kaldırım döşenmesi gibi şehircilik konularını içeriyordu. Bulgurcu Sokak’taki evlerin yapılaşma koşulları, kat yükseklikleri, arazi oturumları bu nizamnamede tanımlanmıştı. Osmanlı evlerinden daha kısa kat yüksekliği ve 60 metrekarelik kat yüzey alanıyla tasarımda ekonomiyi gözetmesi, evlerin işçiler için tasarlanan lojman niteliğinde yapılar olduğu fikrini güçlendiriyor. Rusya’daki 1917 Devrimi’nin ardından Beyaz Rusya’dan gelen Aşkenazların bu evlere yerleştirildiği söylense de günümüzde sokakta Musevi vatandaşlarımızın ikamet etmediğini, birçok evin el değiştirdiğini öğreniyoruz.

ÇOK KÜLTÜRLÜ YAPININ MİMARİYE ETKİSİ

Dr. Şimşek Deniz, Ortaköy’ün çok kültürlü, çok dinli yapısının 18 Akaretler’in mimarisine yansıdığına dikkat çekiyor. Bodrum katta harman tuğlası kullanıldığını, birinci katta ahşap bağdadi sıva, onun üstündeki cumbalı katta lambalı ahşap kaplama ve en üstte teras bulunduğunu anlatan Deniz, “Cumba, ahşap ve cihannümalar Osmanlı çizgisini yansıtıyor. Kâgir ve harman tuğla yüzeyler, İstanbul’daki gayrimüslimlerin mimari tarzıdır.Sıra evler, Müslüman ve gayrimüslim mimarisinin sentezi olarak karşımıza çıkıyor” diyor.

O dönemde şiddetli yangınlardan sonra ahşap yapılar arasında yangın duvarı zorunlu kılınmış. Dr. Şimşek Deniz, sıra evlerin bazılarının arasında tuğladan yapılma ince bir yangın duvarı olduğunu söylüyor. Dikkatlerden kaçmayan önemli bir ayrıntı da 11,30 metre yüksekliğe, 4,5 metre cephe genişliğe sahip evlerin her katının yüksekliğinin ve cephesinin farklı olması. En alttaki yükseltilmiş bodrum kat 2 metre civarında. Zemin katta 2,96 olan yükseklik birinci katta 3,44’e çıkıyor, çatı katında ise 2,12 metrede kalıyor. Şimşek Deniz, kat yüksekliklerinin genel olarak Osmanlı evlerinin altında olmasını ekonomiye bağlıyor: “Mimaride ekonomi her zaman için önemlidir. Burada daha fazla sayıda çalışanın yaşamasını öngören ekonomik bir plan görüyoruz. Her katın farklı cephe düzenine sahip olması da zenginlik. Yapının mimari üslubunu, içerdiği farklı mimari üsluplarla eklektik olarak niteliyorum.” Evlerin iç tasarımının da ekonomik amaca uygun olarak esnek tutulduğunu anlatıyor Dr. Şimşek Deniz: “Dış kapıyı açınca bizi bir sofa karşılıyor. Sonra sağ ve sola açılan odalar var. Uzun dikdörtgen bina şeması, 40-50 metrekarelik arka bahçeye çıkıyor. Girişteki sofanın tam ortasında tek kollu ahşap döner merdiven var. Bu merdivenle katlar arasındaki dolaşım sağlanıyor. Her bir katın girişi bağımsız. Hem müstakil hem tekil kullanıma uygun olacak şekilde planlanmış; bu açıdan çok elverişli ve başarılı bir plan düzeni. Yapının taşıyıcıları da ahşap. Döşemeler, çift tabanlı ya da tek tabanlı ahşap döşeme. Ahşap karkas olan duvarın üzerine İstanbul bağdadi sıva geçilmiş.”

BOĞAZ’A ÜÇ KOLDAN SARILAN ÜÇ YÜZLÜ CUMBALAR

Az masraflı olacak şekilde tasarlanması, evlerin mimari değerini azaltmıyor. Dış kapıdan terasa ayrıntıların her biri işlevsel ve estetik değerler içeriyor. Yüksek tutulan çift tablalı ahşap kapılar, pencereyle zenginleştirilmiş. Kapıların üst kısmındaki pencere, aydınlatma amaçlı olmakla birlikte merdivenden inen kişinin dışarıyı görmesini de amaçlıyor. Böylelikle kapı açılmadan da sokak görülebiliyor.

Cephe düzenine hâkim olan üç yüzlü cumba görünümü, dış cephe tasarımını zenginleştiriyor. Aynı boyda ve hizada birbirini dalgalar gibi takip eden cumbalar, hem evlere hem de sokağa derinlik veriyor.

Cumbaların sağında ve solunda beliren 45 derecelik açı, evdekilerin farklı yönlere bakmasını sağlıyor. Cumbanın sağındaki pencereden İstanbul ufku, soldan Boğaz’ın Karadeniz yönü, karşıya bakınca ise Çamlıca görünüyordu. Cumbalardaki geniş giyotin pencereler, Boğaz’ın rüzgârını taşıyordu içeri. Sokağın manzara değeri yüksek olduğu için üç yüzlü cumba düzenin kullanılması o dönemde sokağın karşısının boş olduğunu gösteriyor. Şimdi ise sokağın karşısı çoğu özensiz binalarla dolu. Cumbalı evlerin sokağa kattığı derinliği, sonradan yapılan kimliksiz binaları gördüğümüzde daha iyi algılayabiliyoruz.

CİHANNÜMADAN SEYRE DALARIM İSTANBUL’UMU

Çatı katındakiler, evlerin en zarif kısmında, cihannümada yaşamanın keyfini sürüyorlar. Cihannüma, her tarafı görmeye elverişli camlı çatı katı anlamına geliyor. 18 Akaretler Evleri’nin çatı katındaki teraslar deniz manzarası doya doya yaşansın diye büyük tutulmuş, balkonlar geniş tasarlanmış. Balkon korkulukları ahşap işlemeleriyle binanın zarafetini artırıyor. İki ahşap direk bütün çatıyı taşıyor. Beşik çatı kullanılan yapılarda yukarı doğru eğim kazanan teras örtü, cihannüma katından manzaranın daha iyi algılanması sağlıyor.

“SOKAĞIN GÖRÜNÜMÜ ORİJİNALİNE DÖNMELİ”

Buraya kadarki güzellemelerden 18 Akaretler Evleri’nin ilk günkü özelliğini tamamen koruduğu anlaşılmasın. Orijinaline mümkün olduğunca sadık kalınarak korunan birkaç ev olsa da çoğunda yanlış müdahaleler gördük Şimşek Deniz ile gezerken. Giyotin pencereler yerine PVC pencereler, siding cepheler, yağlı boyayla boyanan ve küçülen kapılar, boyanmaması gerektiği hâlde boyanan harman tuğlalar, ahşabı çürüten ve görüntüyü bozan çanak antenler… Bunlar bir şekilde ayakta kalabilen evlerdeki bozulma örnekleri. İyi bakılmadığı için 145 yıl dayanamayıp tamamen yıkılan veya yıkılmak üzere olan birkaç ev de görüyoruz.

2009 yılında İBB’ye bağlı KUDEB’i (Koruma Uygulama Denetim Bürosu) kuran ve başkanlığını yapan Dr. Şimşek Deniz, yıkılan evlerin KUDEB vasıtasıyla yeniden inşa edilebileceğini, yanlış ve hasarlı olanların onarılabileceğini dile getiriyor. Sokağın orijinal dokusunun açığa çıkarılmasının önemini vurgulayan Deniz, şu önerilerde bulunuyor: “Bulgurcu Sokak’ta 15 sıra ev gördük, ondan sonra üç-dört apartman var. Aslında sokağın orijinalinde bu apartmanlar yok; sokağın tamamının aynı yapılardan oluştuğunu belgelerden biliyoruz. Gerekirse kamulaştırma yapılıp rekonstrüksiyonlarla orijinal dokunun yeniden açığa çıkarılması çok büyük zenginlik sağlayacaktır. Bunun için sokağın Dereboyu Caddesi’ne kadar olan kısmının tamamında bütünlük sağlanmalıdır. Yeni yapılanla eski, özgün dokunun bir arada sunulması önemlidir.

Restorasyonda dürüst olmak çok önemlidir. Kullanıcının veya ziyaretçinin bu dürüstlüğü algılaması lazım. Ben Tarihi Yarımada’da birçok ahşap ev yeniledim. Bulgurcu Sokak hep aklımın bir köşesinde kaldı. Beşiktaş Belediyesinin bu sokağı gündeme alması gerekiyor. 45 derece açıyla ve cumbayla birbirini takip eden bu evler Türkiye’de tek, bir başka örneği yok.”

Dürdane Sevinç – TOKİ Haber Dergisi

İlgili Konular:
TOKİ Haber
TOKİ Haber

Mekansız bir hareket: Sokak sanatı

Sanatı galeri ve müzayedelerden çekip çıkararak gündelik yaşamın tam ortasına yerleştiren sokak sanatı, duvarları, asfaltı, direkleri, yolları, kaldırımları tablo hâline getiriyor.
Sanatı galeri ve müzayedelerden çekip çıkararak gündelik yaşamın tam ortasına yerleştiren sokak sanatı (Street Art), tüm dünyada hızla yayılıyor. Duvarları, asfaltı, direkleri, yolları, kaldırımları tablo hâline getiren sanatçıların farklı motivasyonları var; kimisi politik bir duruş sergiliyor kimisi modern insanın sorunlarını anlatıyor. Kimi de sadece eğlence ve mizah peşinde. “Sanat nedir” kadar eski değilse bile uzun süredir tartışılan bir soru var: “Sanatın mekânı var mıdır?” Resim, heykel, müzik, tiyatro gibi sanat dalları tarih boyunca kendi özel şartlarına sahip olsa da günümüz dünyası tüm kuralları esneten, hatta yıkan sanatçıların oyun alanına dönüşüyor. Yıkık bir duvar, eski bir çöp tenekesi, cılız bir ağaç ya da boş bir apartman cephesi yaratıcı dokunuşlarla birden bulunduğu çevrenin en dikkat çekici nesnesine dönüşebiliyor. Ve buna kısaca “sokak sanatı” deniyor. Sokak sanatını teorik anlamda incelemek kolay değil. Görece yeni denebilecek bu akımın hem geleneksel hem de modern sanat anlayışının önümüze koyduğu kalıpların dışında durması işi biraz zorlaştırıyor. Buna karşın duvarları, asfaltı, direkleri, yolları, kaldırımları tablo hâline getirerek sanatını bedava sunan, insanlığın her türden sorununa kayıtsız kalmayan sokak sanatçılarının sayısı günden güne artıyor. DÜNYANIN EN BÜYÜK MEDYASI: SOKAK Sokak sanatının günlük hayatın sıkça karşılaştığımız bir parçası hâline gelerek belli bir üne kavuşması yeni sayılsa da geçmişi 1920’lere kadar uzanıyor.

Kent mobilyaları şehirlere konfor ve estetik katıyor

Şehir hayatında kentsel alanın parçası hâline gelen kent mobilyaları, yaşama konfor ve estetik katarken, kentlerin kimliğini de oluşturuyor.
Şehir yaşantısında kentsel alanın parçası hâline gelen kent mobilyalarında işlevsellik kadar estetik de önem taşıyor. İnsan psikolojisine etki eden kent mobilyalarının tasarımı kentin kimliğini oluştururken, hatalı seçimi kentte görsel kirlilik katıyor. Banklar, aydınlatma elemanları, ağaç ızgarası, çiçeklik, bilet gişesi, bisiklet parkı, çöp konteyneri, geri dönüşüm kutusu, toplu taşıma durakları, süs havuzu, çeşme, kameriye, oyun parkı, açık alan spor aletleri, piknik masası, para çekme ünitesi, umumi tuvalet, reklam ve sergi elemanı, yönlendirme levhası, hayvanlar için sokak mobilyası… Belki farkında değiliz ama sokağımızda, caddelerimizde, parklarımızda, pek çok kent mobilyası yer alıyor. Kent hayatını kolaylaştıran ve yaşama konfor katan bu ürünler, teknoloji ve şehirlerin gelişimiyle çeşitleniyor. Kentli insanın beklentisinin yükselmesinin yanı sıra parkların, uydu kent ve sitelerin yaygınlaşmasıyla kent mobilyası sektörü özellikle son 15-20 yılda büyük ilerleme gösterdi. Kalite, tasarım ve teknolojide ciddi yol kat eden sektör, gelişmiş ülkelerin üretim teknolojisini yakalayarak 30 ülkeye kent mobilyası ihraç edecek güce ulaştı. MALZEME SEÇİMİNDE İŞLEV DAHA ETKİLİ Türkiye’de önceleri sadece beton ve ahşap ağırlıklı kent mobilyaları üretilirken, günümüzde alüminyum, paslanmaz çelik, kompozit, pik döküm, sac metal, plastik gibi malzemeler de yaygınlaştı. Malzeme seçimini, ürünün yeri ve işlevi belirliyor. Örneğin metro ve banliyö istasyonlarında uzun süre oturma işlevi taşımayan sac metal ve boru konstrüksiyon kullanılıyor. İnsanların

Mimaride matematik ve sanat

M. Akif Ersoy Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Neşe İşler Acar, müzik, resim, şiir ve mimari eserlerde sanat ve matematiğin ayrılmaz bir bütün olduğunu anlattı.
Müzik, resim, şiir ve mimari eserlerde sanat ve matematiğin ayrılmaz bir bütün olduğunu anlatan Neşe İşler Acar, “Tasarımın temeline indiğimizde her bir ayrıntının aslında geometrik şekillerden, sayılardan türemiş olduğunu fark ederiz” diyor. Matematik ve sanat birbirinden ayrı disiplinler olarak görülür. Oysa her sanat eserinde matematiksel bir kurgu vardır öyle değil mi? Yrd.Doç.Dr. NEŞE İŞLER ACAR Luca Pacioli’nin de dediği gibi “Matematik olmadan sanat olmaz.” Matematik bazılarımız için korkulu bir rüya, bazılarımız için yaşamın sayısal kurgusu. Sanat ile matematik uzak bir disiplin gibi görünse de bilinçli ya da bilinçsiz her eserin bir matematiği vardır. Müziğin matematiği, resmin matematiği, mimarinin matematiği… Notalar, geometrik formlar, çizgiler… Sayılar ve şekillere duyduğu merakıyla bilinen İtalyan matematikçi Luca Pacioli, “Matematik olmadan sanat olmaz” sözüyle sanat ve matematiğin ayrılamaz bir bütün olduğunu vurgular. “DÜNYADA ÇİRKİN BİR MATEMATİK İÇİN KALICI BİR YER YOKTUR” Matematik ve sanat kendi içinde bir ahenk barındırır. Nasıl ki resimde renk uyumu, şiirde sözcükler arasında bir düzen, anlam bütünlüğü varsa matematikte de işlemler arasında bir düzen, problemi ve teoremi çözmedeki düşüncede bir güzellik ve uyum vardır. Ünlü İngiliz matematikçi Hardy, Bir Matematikçinin Savunması kitabında şöyle der: “Bir matematikçinin yaptığı şey bir ressamın ya da şairinki kadar güzel olmalıdır. Düşünceler, renkler ve sözcükler gibi uyumlu bir