Cephe mimarisinde cam estetiği

Yaşantımızın hemen her alanında yer alan cam, Endüstri Devrimi'nin ardından çelikle buluşarak bir yapı malzemesine dönüştü. Bugün cam uygulamalar mimarinin vazgeçilmez unsurları arasında yer alıyor.

Yaşantımızın hemen her alanında yer alan cam, Endüstri Devrimi’nin ardından çelikle buluşarak bir yapı malzemesine dönüştü. Bugün cam uygulamalar mimarinin vazgeçilmez unsurları arasında yer alıyor.

Mimarlık tarihi boyunca üzerine en çok kafa yorulan konulardan biri saydamlıktı. Bunun temel nedeni, camın bir yapı unsuru olarak kullanılmasının teknik sınırlamalar nedeniyle kısıtlı oluşuydu. Ancak teknolojinin gelişmesi sayesinde geliştirilen malzeme özellikleri bu kısıtlamaları ortadan kaldırdı ve mimaride yeni tasarım akımlarının öncüsü oldu.

Endüstri Devrimi’ne kadar yapılar genellikle masif duvarlarla taşınıyordu. Taşıyıcı duvarlar hem yapısal bariyer görevi görüyor hem de ısı yalıtımını sağlıyordu. 19’uncu yüzyılda dökme demir ve çelik çerçevelerin geliştirilmesi, hemen ardından betonarme çerçevelerin kullanılmaya başlanması masif duvarlı yapılara bağımlılığı ortadan kaldırdı. Strüktürel çerçevelerin sağladığı bu yeni olanaklar teknolojik gelişmelerin de yardımıyla mimarları cephe tasarımında yenilikçi metotlara yönlendirdi.

Yaklaşık 4 bin yıl önce keşfedilmesine rağmen camın malzeme özelliklerinin ve şekillendirme tekniklerinin geliştirilmesi uzun zaman aldı. Geçtiğimiz yüzyıldaki gelişmeler sonucunda cam malzeme; güçlü, saydam, şekillendirilebilen, yapıyı dış koşullardan koruyan, aynı zamanda ışık ve görüşe imkân veren bir malzeme olarak mimarlığın doğasını değiştirdi.

Kristal Saray

Camın istenilen boyutlarda üretilmeye başlanması çok katlı binalarda büyük cephe boşlukları oluşturan bir eleman olarak kullanımını, eğilme dayanımının artırılmasını, bir strüktür malzemesi olarak kullanımını mümkün kıldı. Bunların yanı sıra mevsimlik değişimlere adaptasyon yeteneğine sahip, dinamik filtrelerle doğal aydınlatmayı sağlayan, güneşten ısı kazancı, güneş spektrumunun farklı dalga boylarındaki ışınımlarını seçerek geçirme özellikleri taşıyan akıllı camlar geliştirildi.

20’nci yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan enerji krizinin binalarda enerjinin verimli kullanımını gerektirmesi cam kullanımını artıran unsurlardandı. Binaların enerji harcamalarının minimuma çekilmesinin kullanıcı konforundan ödün vermeden sağlanması tasarımcılar için önemli bir göreve dönüştü. Gerek görsel açıdan gerekse konfor şartları açısından harcanan enerjinin azaltılması için doğal havalandırma, doğal aydınlatma gibi kavramların ortaya çıkmasıyla cam kullanımı modern mimarinin temel ögeleri arasına girdi.

CAM ÇELİKLE TANIŞINCA

Modern mimaride cam kullanımının ilk ve en görkemli örneği, mimar Joseph Paxton’ın tasarladığı Kristal Saray (Crsytal Palace). 1851’de Londra’da düzenlenen Birinci Dünya Sergisi için inşa edilen Kristal Saray, mimaride demir-çelik yapı elemanlarının kullanılmasına öncülük etti. Toplam 92 bin metrekare alan üzerine kurulu Kristal Saray, Sanayi Devrimi’nin ardından ortaya çıkan teknolojik gelişmelerin sergilenmesi amacıyla inşa edilmişti. Bu devasa boyuttaki cam yapının etkisi de devasa oldu ve dünyanın dört bir köşesinde camın başrolde olduğu yapılar görülmeye başlandı. Dolmabahçe Sarayı’na 1856’da ilave edilen Camlı Köşk, bu etkinin Türkiye’deki işaretlerinden biridir.

Aradan geçen zaman boyunca ana malzemesi cam olan birçok ikonik yapı inşa edildi. Philip Johnson’ın Seagram ile Cam Ev’i, Jean Nouvel’in Arap Kültür Merkezi, Ieoh Ming Pei’nin Louvre Piramidi bunlardan bazıları.

Camı perde göreviyle gökdelenlerde ilk kullanan isim ise Alman mimar Mies Van Rohe’ydi. Hayatı boyunca gökdelenlere özel bir ilgi duyan Mies Van Rohe, 1921 yılında katıldığı bir yarışma için tasarladığı Friedrichstrasse gökdelenindeki çelik iskelet ve cam cepheyle büyük ilgi topladı. Nazi iktidarı döneminde siyasi ve ekonomik zorluklar nedeniyle ABD’ye göç ederek Chicago Teknoloji Enstitüsü Mimarlık Bölümü Başkanlığı görevine gelen Rohe, bu sayede günümüz Amerika’sının alametifarikaları olan cam cepheli gökdelenlerin fikir babası oldu.

CEPHELER SAYDAMLAŞIYOR

Türkiye’deki ilk cam cephe uygulamalarından biri, 1959’da Enver Tokay ile İlhan Tayman tarafından tasarlanan, aynı zamanda “Türkiye’nin ilk gökdeleni” unvanına sahip Ankara’daki Kızılay Emek İşhanı’dır. Başkentin en merkezi yerinde inşa edilen bina, Ankara’nın genel mağaza ihtiyacını iç ve dış fonksiyonlarıyla çözmeye çalışırken, pek çok hizmet alanında faaliyet gösteren bir büro topluluğunu da bünyesinde barındırıyordu. Projesi bir yarışmayla seçilen ve T.C. Emekli Sandığı tarafından yaptırılan Emek İşhanı, alçak ve yüksek bloklarının ilişkisi ve strüktürden bağımsız cam giydirme cephe sistemine sahip prizmatik formuyla Batı’daki örneklere çok yaklaşarak dönem Ankara’sının simgesi oldu.

Mehmet Konuralp ile Salih Sağlamer’in 1973-1979 yılları arasında İstanbul’da yaptığı Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü Binası da cephede cam kullanımının en güzel örneklerden biri. Yapımı birkaç etapta gerçekleştirilen binada birçok yapı bileşeni ve malzemesi özel olarak üretilerek ilk kez kullanıldı. Asma cephenin deneyimlendiği ilk yapı olarak da bilinen Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü Binası, aynı zamanda Türkiye’de tescillenmiş birkaç çağdaş mimari eserden biri. Fakat Mehmet Konuralp’e göre bu bina “yeterince” cam cepheye sahip değildi ve bunu 2006’da Çatı ve Cephe dergisine verdiği röportajda şu sözlerle dile getirmişti: “Bu malzemeler o günlerde Avrupa için bile oldukça çağdaş malzemelerdi. İlk defa ısıcam kullanmıştık. Yapı İşleri Genel Müdürlüğü bina yapılırken iki cam kullanmamı eleştirerek neden tek cam kullanmadığımı sormuştu. Camları Paşabahçe’ye yaptırmıştım, Pilkington’dan dış camları getirtmiştim. Sandoz’dan da siyah eloksal boya temin etmiştim. Fakat bu boya müteahhidin yanlış kullanımı sonucu bir süre sonra soldu. O binanın projesinde cephede alüminyum kullanmamıştım. Sadece yatay ve düşey doğramalar alüminyumdu. Ama gittiler dolguları da alüminyum yaptılar. Işıl ışıl cam olacaktı bina.”

Yapısal cam kullanımının zirveye taşındığı sembol işler de var. Antalya’da inşa edilen Cam Piramit gibi. 1997’de bitirilen ve asıl adı “Sabancı Kongre ve Fuar Merkezi” olan yapı, Levent Aksüt ile Yaşar Marulyalı’nın imzasını taşıyor. Dairesel şekilli süs havuzlarıyla çevrili, dört cepheden de girişi bulunan Cam Piramit, giriş ve bodrum olmak üzere iki kattan oluşuyor. Giriş katındaki ana salonun üzeri yerden yüksekliği 23 metre olan, 5,710 metrekare genişliğinde titanyum mavisi bir cam çatıyla örtülü. Yapının mimarlarından Yaşar Marulyalı, neden yapının tamamının cam kaplı olduğu sorusuna, “Etrafındaki dağlarla uyum sağlaması için” cevabını vermişti.

Teknolojik gelişmelerin günden güne geliştirip çeşitlendirdiği cam, sunduğu imkânlarla yalnızca yeni yapılarda değil, eskilerde de önemli bir kullanım alanına sahip. Günümüzde birçok restorasyon çalışmasında özellikle eski kalıntıları koruma ve sergileme amacıyla cam panel ve döşemeler kullanılıyor. İstanbul Kasımpaşa’da bulunan Tuz Ambarı, Fatih’te bulunan Millet Kütüphanesi, bugün Kadir Has Üniversitesi olarak faaliyet gösteren Cibali Tütün ve Sigara Fabrikası, Tophane-i Amire, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin bahçesindeki Çinili Köşk gibi çok sayıda taşınmaz kültür varlığı camın imkânlarından yoğun biçimde faydalanılarak restore edildi.

GÜNEŞİ KONTROL EDEN CAMLAR

Yapısal camların en bilinen türü, iki veya üç pencere camının ısı transferini azaltmak için birbirlerinden vakum veya gazla doldurulmuş boşluklarla ayrılarak tek bir cam sistemi olarak birleştirilmesiyle elde edilen “ısıcam”. Isıcam ürünleri, artırılmış ses yalıtımına ek olarak enerji tasarrufu da sağlıyor. “Reflektif cam” ise sıradan yüzdürme cama güneş ısısının azaltılması amacıyla metalik bir kaplama uygulanmasıyla üretiliyor. Bu özel metalik kaplama aynı zamanda bir ayna etkisi yaratarak iç kısmın görünmesini engelliyor. “Boyalı cam”, binaların dış kısımlarında cephe estetiği, içerisinde ise dekoratif amaçlı kullanım için önemli bir mimari enstrüman. Cam üzerindeki kaplama içeriye transfer edilen ısı ve ışık yoğunluğunu azaltıyor.

“Emaye cam”, ısıl işleme tabi tutularak güçlendirilmiş, bir tarafı mineral pigmentlerle kısmen veya tamamen kaplanmış cama deniyor. Dekoratif özelliğine ilave olarak güneş ışık kontrolü sağlıyor. Yüzeyin metal oksit bir tabakayla kaplanmasıyla elde edilen camlara “Low-E cam” deniyor. Low-E (düşük emisyonlu) cam bir yandan ısı ve ışık yayan kızılötesi enerjiyi yansıtıp ısıyı oluştuğu cephede tutarken diğer yandan ışığın geçişine müsaade ediyor. Low-E cam kullanımı kış aylarında içeride oluşan ısının pencereden tekrar içeriye yansıtılmasını, yaz aylarında ise güneşten gelen kızılötesi ısı yayımının dışarıda kalarak iç mekânın serin kalmasını sağlıyor. Sertleştirilmiş cam olarak da bilinen “temperli cam” ise güvenlik camlarının bir çeşidi. Isıl ve kimyasal işlemlere tabi tutularak normal cama kıyasla daha dayanıklı olması sağlanıyor. Temperli cam kırıldığı zaman büyük parçalar hâlinde değil, küçük taneli buz parçacıkları görünümü veren kısmi kırıklar hâlinde dağılıyor ve bu sayede düşük yaralanma riski oluşturuyor.

İki veya daha fazla cam plakasının PVB (Polivinil Butiral) kullanılarak ısı ve basınç yoluyla birleştirilmesi neticesinde “lamine cam” elde ediliyor. Aynı zamanda koruyucu bir tabaka olan PVB, cam katmanlarıyla birleştirildiğinde tamamen şeffaf bir görünüm kazanıyor. Sağlam polimer tabakada cam plakaların herhangi biri üzerinde meydana gelen kırılma diğer plakaya etki etmeden kırılan parçaları üzerinde tutarak düşmesini engelliyor.

TOKİ Haber

İlgili Konular:
TOKİ Haber
TOKİ Haber

Mekansız bir hareket: Sokak sanatı

Sanatı galeri ve müzayedelerden çekip çıkararak gündelik yaşamın tam ortasına yerleştiren sokak sanatı, duvarları, asfaltı, direkleri, yolları, kaldırımları tablo hâline getiriyor.
Sanatı galeri ve müzayedelerden çekip çıkararak gündelik yaşamın tam ortasına yerleştiren sokak sanatı (Street Art), tüm dünyada hızla yayılıyor. Duvarları, asfaltı, direkleri, yolları, kaldırımları tablo hâline getiren sanatçıların farklı motivasyonları var; kimisi politik bir duruş sergiliyor kimisi modern insanın sorunlarını anlatıyor. Kimi de sadece eğlence ve mizah peşinde. “Sanat nedir” kadar eski değilse bile uzun süredir tartışılan bir soru var: “Sanatın mekânı var mıdır?” Resim, heykel, müzik, tiyatro gibi sanat dalları tarih boyunca kendi özel şartlarına sahip olsa da günümüz dünyası tüm kuralları esneten, hatta yıkan sanatçıların oyun alanına dönüşüyor. Yıkık bir duvar, eski bir çöp tenekesi, cılız bir ağaç ya da boş bir apartman cephesi yaratıcı dokunuşlarla birden bulunduğu çevrenin en dikkat çekici nesnesine dönüşebiliyor. Ve buna kısaca “sokak sanatı” deniyor. Sokak sanatını teorik anlamda incelemek kolay değil. Görece yeni denebilecek bu akımın hem geleneksel hem de modern sanat anlayışının önümüze koyduğu kalıpların dışında durması işi biraz zorlaştırıyor. Buna karşın duvarları, asfaltı, direkleri, yolları, kaldırımları tablo hâline getirerek sanatını bedava sunan, insanlığın her türden sorununa kayıtsız kalmayan sokak sanatçılarının sayısı günden güne artıyor. DÜNYANIN EN BÜYÜK MEDYASI: SOKAK Sokak sanatının günlük hayatın sıkça karşılaştığımız bir parçası hâline gelerek belli bir üne kavuşması yeni sayılsa da geçmişi 1920’lere kadar uzanıyor.

Kent mobilyaları şehirlere konfor ve estetik katıyor

Şehir hayatında kentsel alanın parçası hâline gelen kent mobilyaları, yaşama konfor ve estetik katarken, kentlerin kimliğini de oluşturuyor.
Şehir yaşantısında kentsel alanın parçası hâline gelen kent mobilyalarında işlevsellik kadar estetik de önem taşıyor. İnsan psikolojisine etki eden kent mobilyalarının tasarımı kentin kimliğini oluştururken, hatalı seçimi kentte görsel kirlilik katıyor. Banklar, aydınlatma elemanları, ağaç ızgarası, çiçeklik, bilet gişesi, bisiklet parkı, çöp konteyneri, geri dönüşüm kutusu, toplu taşıma durakları, süs havuzu, çeşme, kameriye, oyun parkı, açık alan spor aletleri, piknik masası, para çekme ünitesi, umumi tuvalet, reklam ve sergi elemanı, yönlendirme levhası, hayvanlar için sokak mobilyası… Belki farkında değiliz ama sokağımızda, caddelerimizde, parklarımızda, pek çok kent mobilyası yer alıyor. Kent hayatını kolaylaştıran ve yaşama konfor katan bu ürünler, teknoloji ve şehirlerin gelişimiyle çeşitleniyor. Kentli insanın beklentisinin yükselmesinin yanı sıra parkların, uydu kent ve sitelerin yaygınlaşmasıyla kent mobilyası sektörü özellikle son 15-20 yılda büyük ilerleme gösterdi. Kalite, tasarım ve teknolojide ciddi yol kat eden sektör, gelişmiş ülkelerin üretim teknolojisini yakalayarak 30 ülkeye kent mobilyası ihraç edecek güce ulaştı. MALZEME SEÇİMİNDE İŞLEV DAHA ETKİLİ Türkiye’de önceleri sadece beton ve ahşap ağırlıklı kent mobilyaları üretilirken, günümüzde alüminyum, paslanmaz çelik, kompozit, pik döküm, sac metal, plastik gibi malzemeler de yaygınlaştı. Malzeme seçimini, ürünün yeri ve işlevi belirliyor. Örneğin metro ve banliyö istasyonlarında uzun süre oturma işlevi taşımayan sac metal ve boru konstrüksiyon kullanılıyor. İnsanların

Mimaride matematik ve sanat

M. Akif Ersoy Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Neşe İşler Acar, müzik, resim, şiir ve mimari eserlerde sanat ve matematiğin ayrılmaz bir bütün olduğunu anlattı.
Müzik, resim, şiir ve mimari eserlerde sanat ve matematiğin ayrılmaz bir bütün olduğunu anlatan Neşe İşler Acar, “Tasarımın temeline indiğimizde her bir ayrıntının aslında geometrik şekillerden, sayılardan türemiş olduğunu fark ederiz” diyor. Matematik ve sanat birbirinden ayrı disiplinler olarak görülür. Oysa her sanat eserinde matematiksel bir kurgu vardır öyle değil mi? Yrd.Doç.Dr. NEŞE İŞLER ACAR Luca Pacioli’nin de dediği gibi “Matematik olmadan sanat olmaz.” Matematik bazılarımız için korkulu bir rüya, bazılarımız için yaşamın sayısal kurgusu. Sanat ile matematik uzak bir disiplin gibi görünse de bilinçli ya da bilinçsiz her eserin bir matematiği vardır. Müziğin matematiği, resmin matematiği, mimarinin matematiği… Notalar, geometrik formlar, çizgiler… Sayılar ve şekillere duyduğu merakıyla bilinen İtalyan matematikçi Luca Pacioli, “Matematik olmadan sanat olmaz” sözüyle sanat ve matematiğin ayrılamaz bir bütün olduğunu vurgular. “DÜNYADA ÇİRKİN BİR MATEMATİK İÇİN KALICI BİR YER YOKTUR” Matematik ve sanat kendi içinde bir ahenk barındırır. Nasıl ki resimde renk uyumu, şiirde sözcükler arasında bir düzen, anlam bütünlüğü varsa matematikte de işlemler arasında bir düzen, problemi ve teoremi çözmedeki düşüncede bir güzellik ve uyum vardır. Ünlü İngiliz matematikçi Hardy, Bir Matematikçinin Savunması kitabında şöyle der: “Bir matematikçinin yaptığı şey bir ressamın ya da şairinki kadar güzel olmalıdır. Düşünceler, renkler ve sözcükler gibi uyumlu bir