Doğaya saygılı, sade, huzurlu ve estetik: Osmanlı Bahçeleri

Osmanlı bahçeleri, doğaya saygılı, estetik ve işlevselliğin mütevazı bir sadelikle harmanlandığı peyzaj alanlarıydı. Bahçeler, sundukları estetik ve zarafetle, hem gözü hem gönlü şenlendirirdi.
Doğaya saygılı, sade, huzurlu ve estetik: Osmanlı Bahçeleri

Osmanlı bahçeleri, doğaya saygılı, estetik ve işlevselliğin mütevazı bir sadelikle harmanlandığı peyzaj alanlarıydı. Bahçeler, sundukları estetik ve zarafetle, hem gözü hem gönlü şenlendirirdi.

Rengârenk çiçekleri, heybetli ağaçları, yemyeşil görünümü ve yer yer küçük göletleriyle, insana en çok huzur veren alanların başında gelir bahçeler. Bu nedenle yüzyıllardır sadece sebze meyve yetiştirmek için değil, huzuru yaşamak, doğayla buluşmak ve bunun neşesini taşıyabilmek için yaşam alanlarının çevresi bahçelerle çevriliyor.

Doğayla bir arada olmayı her daim seven Türkler, bahçeyi bir huzur mekânı olarak kabul edegeldi. Osmanlılarda önemsenen bahçe kültürü, cennet bahçesi tasavvurundan da ilham aldı. Bu fikirden hareketle ağacıyla, çiçeğiyle huzur veren “cennet bahçe[1]si” yaratmak amaçlanıyordu Osmanlı bahçeleriyle. Bu benzersiz peyzaj alanlarında, estetik kadar işlevsellik de önem taşıyordu.

HALK, BAĞ, BAHÇE VE KORULARDA SOSYALLEŞİRDİ

Osmanlı döneminde, açık kamusal mekân olarak halkın kullanımına sunulan alanlar arasında bahçelerin yanı sıra bağ ve korular da bulunuyordu. Bu alanlar kentlerin eğlence, sosyal ve kültürel yaşam merkeziydi. Bağ, bahçe ve korular, bir anlamda halkın sosyal ve kültürel etkileşimini, gelişimini ve değişimini sağlayan kilit noktalarıydı.

Osmanlı’da bahçe kültürünün zirveye çıktığı dönem, Edirne’nin başkent olmasıyla başladı. Başkent Edirne başta olmak üzere, Trakya’daki şehirler bir bahçe sistemi kullanılarak oluşturuldu.

Başkentin İstanbul’a taşınmasıyla Batı etkisi bütün alanlarda yavaş yavaş da olsa kendini hissettirmeye başladı. Batılılaşma ile geleneksel toplumdan modern topluma geçişte, yeşil alanlar anlam, biçim ve fonksiyonel açıdan farklılaştı. Selçuklu ve Osmanlı döneminden gelen bağ ve bahçe kültürünün yerini süreç içerisinde mesire alanı ve park kavramı aldı.

LALE DEVRİ, BİRAZ DA BAHÇE DEVRİYDİ

Osmanlı döneminde bahçe kültürünün tarihçesinde yol aldığımızda, bahçenin halkın kültürel yaşamını etkileyen Lale Devri çıkıyor karşımıza. 1718-1730 tarihlerini kapsayan Lale Devri, güzel sanatlarla birlikte bahçe gelişimi açısından da oldukça verimli bir dönemdi.

Lale Devri daha çok zevk ve eğlence hayatıyla bilinse de edebiyat, şiir, sivil mimari, müzik alanlarında, bilimsel ve kültürel faaliyetler alanlarında zengin bir dönemdi. Tercüme faaliyetlerinin arttığı bu dönemde, İslam bilginlerinin ve Aristo’nun kitapları Türkçeye tercüme edildi. Aynı zamanda sonraki yıllarda Batılılaşma olarak adlandırılacak hareketin ilk adımlarının atıldığı, Batı ile sosyal ve kültürel temasların başladığı Lale Devri; bu bağlamda yeşil alanların kullanımında ve formunda da yenilikler getirdi.

Geleneksel “bahçe” kavramından, Batı’nın toplumu sosyalleştirme amacıyla kullandığı “park” kavramına geçiş yapıldı. Özellikle akarsu vadilerini düzenlenmesiyle daha çok gezinti amaçlı kullanımlara olanak sağlayan bu alanlar içinde Göksu Deresi ve Kâğıthane Deresi öne çıkıtı.

Kâğıthane’de inşa edilen bağlar ve bahçeler, Lale Devri’ni doruğa taşıyan bahçe eserleri olarak önem taşıyor. Osmanlı döneminde modernleşme hareketi, Lale Devri’nden bir sonraki yüzyılda, 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ve beraberinde gelen Tanzimat dönemiyle hızlandı. Tanzimat dönemi kent mekânlarını da etkiledi; kentsel mekânlarda, açık alanlarda ve yeşil alanlarda radikal dönüşümler başlatıldı. Böylece, sarayların avluları ve has bahçeleri, Boğaziçi bahçeleri ve konut bahçeleri gibi özel alanlar dışında; doğal yeşil alan olan mesire yerleri ve planlı bahçeler halkın kullanımına açıldı. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren halka açık mesire yerleri, korular ve bahçeler düzenlendi. 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başlarında artan ulaşım imkânları sayesinde birçok yeni mesire alanı oluştu.

Mesire ve halk bahçeleri, Geç Osmanlı döneminde önce “millet bahçeleri” sonra “park” adıyla düzenlendi. Avrupa’da yönetim biçimlerinin değiştiği dönemde ortaya çıkan park kavramının Osmanlı’da uygulanabilmesi amacıyla Sultan Abdülaziz döneminde yapılan halka açık, umumi bahçelere, “Millet Bahçesi” adı verildi.

İstanbul’daki ilk kamuya açık park olan Taksim Bahçesi 1864 yılında, Tepebaşı Parkı 1869 yılında, Kısıklı Millet Bahçesi 1870 yılında inşa edildi. Ardından İstanbul’un diğer semtlerinde ve diğer kentlerde park ve bahçeler, millet bahçeleri yapıldı.

Pek çoğunun içinde sinema veya tiyatro yapıları inşa edildi. Kutlamaların ve eğlencelerin de yapıldığı bu bahçelerde, toplumun sosyalleşmesi ve kentin kontrol edilmesi de hedeflendi.

Osmanlı döneminde başlayan modernleşme çalışmaları, Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etti ve bu kapsamda yeşil alanlar imar planlarıyla oluşturulmaya başlandı.

OSMANLI’DA BAHÇE DÜZENİ HUZURA HİZMET EDİYOR

Osmanlı bahçelerinin yapısına bakıldığında, daha çok huzuru arama yerleri olarak ön plana çıktığı gözleniyor. Arazinin topoğrafik yapısına mümkün olduğunca uyumlu tasarlanan Osmanlı bahçelerinin genel özellikleri şöyle sıralanıyor:

Bahçelerin, su geçen yerlerde düzenlenmesine dikkat edilirdi. Böylelikle su kanalları gibi maliyet gerektiren işlere gerek kalmazdı.

Doğaya saygı duyan anlayışla tasarlanan bahçeler içinde mermer havuz, sarmaşık bitkilerle çardak, set ve merdiven, fıskiyeli havuz, selsebil ve çeşme gibi yapısal ögelere yer verilirdi. Dinlenme alanlarındaki oturma yerlerinde ve havuz kenarlarında gül ve lale gibi süs bitkilerinden çiçek tarhları düzenlenirdi.

Bahçelerde gölge veren ve meyve yetiştiren büyük ağaçlar bulunurdu. Ağaçların yerleşiminde sıralı düzen olmasının yanında çoğunlukla ağaçlar dağınık şekilde yer alırdı. Bu anlayış içinde bahçeler, katı bir düzenden uzaktı ancak düzensiz de değildi.

Bahçelerde çınar, ıhlamur, defne, dişbudak, erguvan, ahlat, servi, karaağaç gibi büyük ağaçlarla gül, lale, sümbül, nergis, zerrin ve karanfil gibi çiçeklere yer verilirdi. Ağaç altları ve yol kenarları şimşir veya benzeri bodur ağaçlarla çevrilir, bazen bu alanlarda bir havuz veya selsebil yer alırdı.

Bahçeler ağaçlarla zenginleştirilirdi ve çiçekler tarhlar içinde düzenlenerek doğal görünümleri korunurdu.

Bahçelerin başlıca ögelerinden olan suyun kullanımında, durgunluktan öte ses ve serinlik etkisi hissettirilmesine önem verilir, bu amaçla fıskiyeli havuz, selsebil ve çeşme gibi su öğeleri kullanılırdı.

Su, İslamiyet’te ve Osmanlı bahçelerinde fıskiyeler aracılığıyla müzik etkisi sağlayan bir unsur olarak kullanılırdı. Suyun bahçelerdeki bu kullanımı, Türk bahçelerinin peyzaj tasarımının ana unsurlarından oldu.

İslam bahçelerinde ve Osmanlı bahçelerinde hayvanlara da yer verilirdi. Ördek, kuğu, tavuk ve tavus kuşu gibi türlerin geniş bahçelerde serbestçe dolaşmasına izin verilirdi. Ihlamur Kasrı’nda halen yaşamakta olan tavus kuşları, bu anlayışın devamı olarak değerlendirilebilir.

Doğaya saygının ön planda tutulduğu, işlevselliğin estetikle, mütevazı bir sadelik içinde kurgulanarak tasarlandığı Osmanlı bahçe kültürü, o dönemden günümüze ulaşarak gözümüzü ve gönlümüzü şenlendiriyor. Ihlamur Kasrı, Fethipaşa Korusu, Gülhane Parkı, Topkapı Sarayı, Emirgan Korusu, Yıldız Sarayı, o dönemlerden günümüze taşınan bahçe ve yeşil alanlar arasında ilk aklımıza gelenler. Baharın ılık rüzgârının yüzümüze vurmaya başladığı nisan ayı, bu cennet mekânlara çağrı zamanı gibi âdeta. Rengârenk çiçeklerle bezenen park ve bahçelerimizi dolduran bahar coşkusu, bizi yaşamın en saf hâline davet ediyor.

Peyzaj Yüksek Mimarı Nazmiye Ermeydan:

OSMANLI BAHÇELERİ SEYRETMEK İÇİN DEĞİL YAŞAMAK İÇİN YAPILMIŞTIR

Osmanlı döneminde sarayın yeri belirlendikten sonra önce bahçe düzenlemesinin ardından sarayın inşa edildiğini belirten Peyzaj Yüksek Mimarı ve doktora öğrencisi Nazmiye Ermeydan, Doğu toplumlarında bahçenin seyretmek için değil yaşamak fikriyle geliştirildiğine dikkat çekiyor.

Bahçe ve peyzaj mimarlığı arasındaki ilişkiye değinir misiniz?

Tarihte ilk bahçe fikri, dini felsefe ve mitoloji ışığında gelişmiştir. Bahçe sanatı ilk çağlarda uygarlık düzeyinin bir ölçüsü niteliği taşıdığı için krallar ve aristokratlar için mekân oluşturmada kullanılmıştır. Daha sonra insana ve topluma yönelik gelişim göstermiş ve evrensel bir nitelik kazanmıştır. Kökeni Babil Krallığı’na kadar uzanan, dört farklı nehrin suladığı Cennet Bahçesi, tek Tanrılı dinler döneminde ilk kez Tevrat’la karşımıza çıkar. Kültür tarihinin devamında İncil ve Kuran’da da anlatılan bu kavram, Doğu ve Batı’yı binlerce yıl etkisi altına alan bahçe tipini oluşturmuştur.

Cennet bahçesi, ortasından dört kollu hayat ırmağının geçtiği, bölümler içinde yeşillikler ve yaşam bollukları olan bir bahçe olarak tasvir edilmiştir.

Farsça olan bahçe kelimesi, “küçük bağ” anlamına geliyor. Genel olarak ise çiçek, süs bitkileri, meyve, sebze ve şifalı otların yetiştirildiği, bunların yanı sıra doğanın güzelliğinin, yeşilliğinin, dinlendirici olmasının insan eliyle denetim altına alındığı toprak parçası olarak da ifade edilir. Uygarlıkların kendilerine özgü bahçe tipleri bulunuyor. Örneğin Japon bahçesi insanın doğanın bir parçası olduğu fikrinden, Rönesans bahçesi ise insanın doğanın efendisi olduğu fikrinden esinlenmiştir.

İslam bahçeleri 7. yüzyıldan itibaren çeşitli toplumların kültür ve gelenekleri doğrultusunda biçimlenerek dinin, iklimin ve bulunduğu coğrafyanın da etkisine bağlı olarak kendine özgü bir bahçe sanatı olarak ortaya çıkmıştır.

Bahçeciliğin kökenleriyle peyzaj mimarlığı iç içedir. Amerikan Peyzaj Mimarları Derneği’nin tanımına göre peyzaj mimarlığı, inşa edilmiş ve doğal çevrelerin planlanması, tasarımı, yönetimi ve bakımını içerir. Peyzaj mimarları, benzersiz beceri setleriyle tüm topluluklarda insan ve çevre sağlığını iyileştirmek için çalışır. Toplulukları güçlendiren parklar, kampüsler, sokak peyzajları, patikalar, plazalar, konutlar ve diğer projeleri planlayıp tasarlarlar.

Bilim dalı olarak bahçe düzenlemelerinin geliştirilmesinden peyzaj mimarlığı doğmuştur. Peyzaj tasarımları, tarım ve bahçecilikle bağını aşarak mimarlık, mühendislik, resim, şiir gibi disiplinlerinin eklenmesi ile peyzaj mimarlığı bilim dalı oluşmuştur. Tarihsel süreçte bu bilim dalı için 16. yüzyıl baz alınabilir. Bahçe tasarımları kapsam olarak özel alanlardan kamusal alanların planlanmasına kadar genişlemiştir.

Sonuç olarak peyzaj mimarlığı bahçe sanatını da içine alarak doğal ve yapay alanların sürdürülebilir planlanması, işletilmesi, korunmasını içeren bir meslek dalı olmuştur.

YAZININ TAMAMINI DERGİMİZİN NİSAN SAYISINDA OKUYABİLİRSİNİZ.