Ekolojik mimarlık ve Türk evi

"Geleneksel mimaride amaç doğaya hükmetmek değil, ona uyum sağlamaktır" diyen Prof. Dr. Füsun Seçer Kariptaş, Türk evindeki sürdürülebilir tasarım uygulamalarını anlattı.

Geleneksel Türk evi çatı ve cephelerini sürdürülebilirlik açısından inceleyen Prof. Dr. Füsun Seçer Kariptaş, “Geleneksel mimaride amaç doğaya hükmetmek değil, ona uyum sağlamaktır” diyor ve Türk evindeki sürdürülebilir tasarım uygulamalarını anlatıyor.

Ekolojik mimarlık nedir ve hangi uygulamaları içerir?

Ekolojik mimarlık, doğal kaynakları verimli kullanan, çevreye duyarlı bir mimari tasarım yaklaşımıdır. Son yıllarda, yapıların sahip olması istenen çevresel koşulların tanımlanarak etrafına duyarlı tasarımın önemine dikkat çekilmektedir.

Ekolojik mimarlık prensipleri arasında; doğal kaynakların etkin kullanılması, yapı materyalinin üretimden kullanıma kadar tüm aşamalarda neden olduğu enerji kullanımının az olması, enerji-etkin bina sistemleri, yenilenebilir enerji kullanımı, su koruma ve gri suyun kullanımı, doğal ortamın korunması ve onarımı, bina arazisinde sel kontrolü, geri dönüşüm içeriğinin değerlendirilmesi, zararlı olmayan ve özellikle yerel materyallerin kullanılması bulunmaktadır. Bu prensipler göz önünde bulundurularak tasarlanan yapıların sağlıklı iç mekân ortamına sahip olması, yapının dayanım ve devamlılığı, değişime karşı esnekliği ve en önemlisi çevreyle uyumu yüksek olacaktır.

“GELENEKSEL MİMARİDE AMAÇ DOĞAYA HÜKMETMEK DEĞİL, ONA UYUM SAĞLAMAK”

İnsana ve bulunduğu bölgeye uyum sağlayan mimarisi ve çatı-cephe-saçak sistemleriyle bilinen geleneksel Türk evinin ekolojik bir yapıda olduğunu hangi özelliklerden anlıyoruz?

Bir mimari yapının yerleşiminde doğal çevre, mevcut arazi ve iklimsel veriler göz önünde bulundurularak enerji ihtiyacını en aza indirgemeyi amaçlayacak bir çalışma yapıldığında, ekolojik bir tasarımdan bahsedilebilmektedir.

Geleneksel mimaride amaç doğaya hükmetmek değil, ona uyum sağlamaktır. Bu bakımdan geleneksel mimari, sürdürülebilir tasarım stratejileriyle yakından ilişkilidir. Geleneksel Türk evi; araziye yerleşimi, formu, yüksekliği, iklimsel ve çevresel verileri dikkate alması, mekân organizasyonu, cephe ve taşıyıcı sistemi, enerji korunumu, insan sağlığına uygun tasarımıyla sürdürülebilir tasarım kriterlerini sağlayan bir yapıdır. Kısacası geleneksel Türk evleri, kaynak kullanımına duyarlı, çevre kirliliği yaratmayan, bulunduğu yerin iklimine ve topografyasına uyan yapılar olmuştur.

Türk evlerinin topografyaya uygun konumlanışıyla dahi doğayla uyumlu planlandığını söylüyorsunuz. Bunu biraz anlatır mısınız?

Geleneksel Türk evi, tarih boyunca Türklerin oturdukları ev tipi olarak tanımlanabilir. Ancak tarihte Türklerin barınma biçimleri çok değişmiştir. Orta Asya’dan Balkanlar’a, Kuzey Afrika’dan Arabistan’a ve oradan Karadeniz’e kadar uzanmışlar ve pek çok devlet kurmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nda 17 ve 18’inci yüzyıllarda Türk evi formu gelişmiş ve geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Bu kültürden etkilenen bölgelerde görülen gelenek, ekonomik koşul, bölgesel-doğal veriler ve uygulama tekniklerine bağlı olarak çeşitli şekillerde biçimlenmiş geleneksel bir üründür Türk evi.

Yeni yerleşim düzenlerinde geleneksel mimarinin ortaya koyduğu uyumun zamanla kaybolduğu görülmektedir. Günümüzde farklı iklim bölgelerinde aynı form, mekân düzeni, kabuk ve malzeme özelliklerine sahip yapılar çoğalmaya başlamıştır. Ancak bu yapılarda iklimlendirme için harcanan enerji miktarı çok yüksektir.

Geleneksel Türk evi çatı ve cephe sistemlerinde kullanılan biçim, form ve malzeme, doğa, çevre ve insan sağlığı dikkate alınarak tasarlanmıştır. Farklı iklim ve coğrafyaya sahip bölgelerde bulunan Türk evi örnekleri, kuruluş biçimi açısından değişiklikler gösterir. Değişik bölgelerdeki Türk evleri incelendiğinde, evlerin genelde sokağa sıralı bir biçimde yan yana yerleştikleri ve kimi evlerin sokağa bakan çıkmalarıyla dışa dönük yapıya sahip olduğu, kimi evlerin ise avluya açıldıkları, avluyu çeviren komşu evlerin duvarlarıyla süreklilik oluşturdukları görülür. Binaların kümelenmesiyle daha fazla açık alanlar korunmuş, yapma çevrenin doğal çevre üzerindeki etkileri azaltılmıştır. Eğer arazi eğimli bir arazi ise o zaman evler bu eğime uygun olarak yerleştirilmiştir.

İklim koşulları Türk evi geleneği sistemini etkiler, aynı zamanda plan tiplerini oluşturur ve kullanılan malzemeyi sınırlar. Geleneksel yerleşmelerde yapı birimleri iklim koşullarına uyumlu olarak yönlendirilmiş, yerleşme dokuları iklim koşullarına en uyumlu dolu ve boş ilişkileri sağlayacak biçimde bir araya getirilmiştir. Yerleşme dokusu içinde oluşturulan boşluklar iklimle uyumlu dış mekânlardır. Geleneksel yapıların bazen iç avlular aracılığıyla içe dönük bir mekân düzenlemesine sahip olmalarına karşın, bazen mekânların tümünün dışa dönük olması da iklim koşullarıyla uyumludur. Her evde yazlık ve kışlık yaşamaya uygun mekânlar tasarlanmıştır.

Geleneksel Türk evini ekolojik bağlamda değerlendirirken, arazi kullanımı ve topografyaya uyumu, iklime uygunluğu ve enerji etkin yaklaşımı, yapının kabuğu ve malzeme seçiminde kaynak etkin kullanımı ve bina tasarım stratejileri şeklinde sınıflandırmak mümkündür.

GÜN DOĞUŞUNA BAKAN EVLER

Geleneksel Türk evi genellikle tek katlı olmasına rağmen zamanla kat sayısı artmıştır. Esas kat, doğal ışık, güneş, hava ve manzaradan yararlanmak amacıyla mümkün olduğunca zeminden yüksek tutulmuştur. Ara kat veya orta kat genellikle alçak tavanlı, küçük pencereli, kış yaşamına daha uygundur. Çatılar dört yana eğimli kırma çatı ve geniş saçaklıdır. Küçük ya da büyük mutlaka bir bahçe bulunmaktadır. Evler genelde gün doğuşuna bakmaktadır. Açık, yarı açık ve kapalı mekânlar dört mevsimin bütün özelliklerini yaşama olanağı verir. Çatı ile son kattaki odaların tavanları arasında bir hava yastığı oluşturularak yerleşmede tümüyle topografyaya ve iklim şartlarına uyulmuştur. Geleneksel Türk evi bu şekilde sürdürülebilir tasarımla ilişkilenmektedir.

YAZLIK VE KIŞLIK MEKÂNLAR

Soğuk ve yağışlı iklimlerde yağışların fazlalığı çatıların uzun saçaklı ve mükemmel yapılmalarını zorunlu kılmıştır. İklime karşı daha iyi korunmuş ve daha kolay ısıtılabilen “kışlık odalar” yapının uygun yerine konulmuştur, pencereler ve kapılar daha küçüktür. Ara kat şeklinde biçimlenen bu odalarda yükseklik azaltılmış, ısıdan kazanç sağlamak maksadıyla ahır üzerinde yer seçilmiştir. Üst kat rutubetten korunmak üzere bu mekânda yer alan ahşap direkler üzerinde yükselmiştir.

SICAK VE SOĞUKTA AVLUNUN ETKİSİ

Geleneksel Türk evi iç mekân kullanımındaki değişiklik daha çok kışın güneydeki kışlık, yazın da kuzeydeki yazlık odalara geçmek biçiminde olur. Bu odalar ortalarına sini konduğunda yemek odası olurlar; yüklüklerde duran yataklar yere serilince yatak odasına dönüşürler. İçlerinde oturulur, çeşitli ev işleri görülür, konuk ağırlanır.

Dış çevre durağandır. Görüş, ışık, rüzgâr gibi uygun olan etkilerin ve değerlerin oda içine alınması gereklidir; bu sebeple odalar, yerine ve gereğine göre meydana, camiye yöneltilmiştir. Yapının içindeki kişilerin iklim ve ısı değişimlerine karşı korunması için çözümler üretilmiştir. Buna göre dışarısı sıcaksa oda bütünüyle dış etkilere açılır ve serinletilir. Soğuğa karşı planda ve kesitte en uygun yer seçilerek kış odası yapılmıştır. Ayrıca avlu sıcak ve soğuk iklim için de koruyucu bir etki sağlamaktadır.

“AHŞAP-TAŞ, AHŞAP-KERPİÇ KULLANIMI FARKLI MİMARİLER ORTAYA ÇIKARDI”

Çatı ve cephelerde taş, ahşap ve -tuğla yerine- kerpiç kullanımını sürdürülebilirlik açısından nasıl okumalıyız?

Geleneksel Türk evinde çoğunlukla ahşap yığma veya ahşap karkas sistemler kullanılmıştır. Ahşap hatıllı taş duvarlar genellikle alt katlarda kullanılmış, üst katlarda ise ahşap çatkı uygulanmıştır. Bu sistemin araları da kerpiç ya da tuğla malzemeyle doldurulmuştur.

Ahşap, canlı bir organizma olan ağaçtan elde edilen lifli bir dokuya sahip organik bir malzemedir. Geçmişten günümüze kadar insanoğlu tarafından barınma amaçlı kullanılan en eski yapı malzemelerinden biridir. Anadolu’da geçmişten günümüze geleneksel yapılar incelendiğinde taşıyıcı malzemesi doğal taş ve kerpiç olan yapılarda pencere, kapı, çatı gibi elemanlarda ahşap kullanıldığı, taşıyıcısı ahşap olan yapıların temelinde ise taş malzeme kullanıldığı görülmüştür. Buradan ahşap-taş veya ahşap-kerpiç malzemelerin bir arada kullanılarak birbirinden farklı yöresel mimarilerin ortaya çıktığı söylenebilir. Kerpiç sıcağa ve soğuğa karşı iyi bir yalıtkandır. Mekân içerisinde nem oranını dengeler. Yangına karşı dayanıklıdır. Çevreyi kirletmez. İşçiliği ve kendisi ucuz malzemedir.

Doğal taş, doğadan çıkarılarak kullanılan ham maddelerin içinde önemli bir yer tutmaktadır. Türk evinde genel olarak temel, duvar ve kemer yapımında kullanılmış, ayrıca bahçe duvarlarının yapımı, kaldırım ve yolların döşenmesi gibi düzenlemelerde de tercih edilmiştir.

Gül Demirdaş – TOKİ Haber Dergisi

İlgili Konular:
TOKİ Haber
TOKİ Haber

Taştan doğan sanat: Litografi

Ressam Doç. Erdal Kara, sanatçıya taş üstüne doğrudan çizim yapma imkânı veren Litografinin her zaman özgünlüğünü koruyacağına işaret ediyor.
Litografinin tarihsel serüveni, teknik özellikleri ve taş baskı eserleriyle ön plana çıkan sanatçılara dair notlar paylaşan Ressam Doç. Erdal Kara, sanatçıya taş üstüne doğrudan çizim yapma imkânı veren tekniğin her zaman özgünlüğünü koruyacağına işaret ediyor. Doç. Erdal KaraMimar Sinan ÜniversitesiGüzel Sanatlar FakültesiResim Bölümü Litografi nedir? Bir teknik mi, yoksa sanat mı, anlatır mısınız? Litografi bir baskı tekniğidir. Düz yüzey baskısı olarak adlandırdığımız baskı türlerinin ilk örneği ve atasıdır. Su ve yağın birbirlerini itmesi prensibine göre işleyen bu teknik, tarihte sanatsal olarak kullanıldığı gibi endüstriyel amaçlı da kullanılmıştır. Günümüzde matbaa alanındaki işlevini off-set teknolojisine bırakmakla birlikte sanatsal alanda varlığını ve özgünlüğünü sürdürmektedir. Litografinin temel ilkesi, yağlı bir malzemeyle kalıbın hazırlanıyor olmasıdır. Gözenekli ve dokulu bir taş yüzeye yine yağ bazlı kalem, mürekkep veya benzeri malzemelerle yapılan çizim, bazı kimyasal işlemler sonucunda kalıp hâline dönüşmektedir. Burada taşın gözeneklerinden yağın bir miktar içeri girmesi kalıbın oluşumunda önemli bir etkendir. Daha sonra hazırlanan kalıba el merdanesi vasıtasıyla baskı mürekkebi verilir ve litografik pres makinesinden geçirilerek baskı yapılır. Burada önemli bir nokta; baskı kâğıdının taşın üstüne el ile yerleştirilmesidir. Off-set tekniğinde ise kâğıt ve kalıp birbirine temas etmezler. Bu da önemli bir ayrıntıdır çünkü geleneksel litografi tekniğinde taş üstündeki kalıp ve kâğıt üstündeki basılı imaj

Yapı ustasından mimara

Beyza Onur Işıkoğlu, mimarların modernleşme süreciyle yapı ustası statüsünü aştığını ve sosyal mühendisliği de kapsayan bir kimlik üstlendiğini anlatıyor.
Dr. Öğr. Üyesi Beyza Onur Işıkoğlu, mimarın modernleşme süreciyle yapı ustası statüsünü aşıp kendi özgün söylemini oluşturduğunu ve sosyal mühendisliği de kapsayan bir kimlik üstlendiğini anlatıyor. Dr. Öğr. Üyesi Beyza Onur IşıkoğluKarabük Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü Bir meslek insanı olarak mimarın yapı ustası statüsünü aşarak kendi özgün söylemini oluşturması, dolayısıyla onun zaman ötesi/sabit bir karakter olmadığını gösteriyor. Bu anlamda mimarın mesleki kimliğini elde etme sürecine, mimar ve mimarlık mesleği kavramlarının var oluş biçimi ve tarihi arka planına değinebilir misiniz? Mimarlık mesleğinin bilinen en eski mesleklerden biri olması, mimarlık mesleğinin eyleyicisi olan mimarın tarihsel var oluşunun da uzun bir sürece uzanmasını gerektiriyor. Mimar denilen meslek insanı, kentleşme sürecinde daha yetkin bir fiziksel çevre arayışıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Geçmiş dönemlerde mimar için kullanılan “architect” terimi içerdiği anlam bakımından bu meslek insanının kimliğini nitelemektedir. Bu terim, “archi” “baş” ve “tekton” “yapıcı ya da zanaatkâr” olarak açılmaktadır. Doğu literatüründe ise “architect” terimine karşılık olarak “mimar”, “mühendis” terimleri kullanılmıştır. Bu bölgelerde mimar, meslek insanı, yapı ustası konumundaydı. Orta Çağ sürecinde mimarların unvanları mason localarından kaynaklanmıştır. Bu dönemlerde, mason unvanları mimarlık edimiyle ilişkilidir ve meslek için özelleşmiş, belirgin bir itibardan henüz söz edilemez. Ayrıca aydınlanma öncesi geleneksel toplumlarda, mimarın sadece çizen kişi değil aynı zamanda

Kurak topraklardan lavanta bahçelerine

Su kullanmadan yüksek katma değerli tarım ürünlerinin üretimini amaçlayan "Lisinia Doğa Projesi" ile Burdur'un kurak dağları mor diyarlara dönüştü.
Su kullanmadan yüksek katma değerli tarım ürünlerinin üretimini amaçlayan “Lisinia Doğa Projesi” ile Burdur’un kurak dağları mor diyarlara dönüştü. Kilometrelerce uzanan lavanta dereleri, ekoturizm geliriyle de şehir için önemli bir kazanç kapısı oldu. Gelişen teknoloji sadece sanayiyi değil, tarımı da şekillendiriyor. Akıllı tarım, tarım 4.0, topraksız tarım gibi ileri teknoloji gerektiren yöntemler, dünyada ve ülkemizde uygulanmaya başladı. Tarımdaki yeni arayışlardan susuz tarım ise genellikle teknoloji gerektirmeyen, su tüketimini en aza indiren ya da su kullanılmayan bir tarım yöntemi olarak öne çıkıyor. Lisinia Doğa Projesi Genel Koordinatörü Öztürk Sarıca, susuz tarım yöntemiyle yüksek katma değerli tarım ürünleri yetiştirmeyi başardı. Bunun püf noktası ise sulama gerektirmeyen bitkileri seçmek. Öztürk Sarıca lavanta, kekik, adaçayı gibi aromatik bitkileri dikip bunları sadece yağmur sularıyla yetiştirmiş. Öyle ki, geçen yıl 7 ay boyunca yağmur yağmamasına rağmen lavantalara hiç müdahale edilmemiş. Bu zor sürece lavantaların yüzde 80’i dayanıklılık göstermiş. Öztürk Sarıca, bu duruma ilişkin şunları söylüyor: “Dikim alanı zaten sulama yapılacak alanlar değil. Bu doğal seleksiyon. Susuzluğa dayanabilenler kalıyor. Dünyanın pek çok yerinde bu yönteme yağmur hasadı deniliyor.” Şimdi Anadolu’nun güneyinde, Burdur Gölü’nün kıyısındaki Lisinia Doğa’da kilometreler boyunca mor lavanta bahçeleri uzanıyor. Görüntüsü ve kokusuyla ruhu dinginleştiren, aynı zamanda kozmetik, ilaç ve deterjan sanayisinin değerli bir hammaddesi