Kâğıda sığdırılan dünya: Harita

Haritacılık tarihin en eski uğraşlarından biri. Haritalar, binlerce yıl boyunca kâşiflere, ordulara, denizcilere, habercilere ve daha nicelerine kılavuzluk etti.
Kâğıda sığdırılan dünya: Harita

Haritacılık tarihin en eski uğraşlarından biri. Haritalar, binlerce yıl boyunca kâşiflere, ordulara, denizcilere, habercilere ve daha nicelerine kılavuzluk etti.

Dünya tarihini yazmak, insanın tarihini anlamak için birçok araç kullanılır. Kitaplar, resmi belgeler, günlükler, tarihi eserler, taş tabletler ve daha birçok başka şey. Ancak bunların hiçbirinin yerini tutmadığı, sadece tarihe bugünden bakanların değil, onun belli bir döneminde yaşayanların da olmazsa olmazı bir nesne var: Harita.

Hiçbir devlet, hiçbir imparatorluk coğrafya bilgisi olmaksızın hayatta kalamazdı. Dağları, denizleri, okyanusları, çölleri, adaları, ovaları, ormanları, nehirleri bilmeden ne savaş, ne ticaret, ne de tarım yapılabilirdi. Büyük şehirler kurulamaz, yolculuk yapılamaz, iletişim sağlanamazdı. Harita, bu zorunluluklar sonucunda hayatımıza girdi. Sadece geçmişte değil, bugün de insan yaşamının merkezinde yer alıyor haritalar.

Teknoloji sayesinde hiç olmadığı kadar gelişmiş, öyle ki “canlı” haritalar gündelik yaşamımıza yön veriyor. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan birinin telefonunda harita veya navigasyon uygulaması olmadan hareket edebilmesi artık pek de kolay değil. Labirentleri andıran sokaklarda, her an kaybolma riski taşıdığımız şehirlerarası yollarda en büyük güvencemiz haritalar.

Peki, nedir harita? Nasıl ortaya çıktı, tarih sahnesinde ne gibi roller aldı, hangi dönüşümlere uğradı?

BABİL’İN ETRAFI

Harita, en basit anlamıyla, yeryüzünün tamamının veya bir kısmının coğrafî ve topoğrafik durumunu gösteren çizim demek. Yaklaşık 2 bin yıl önce modern haritacılığın (kartografi) temellerini atan Batlamyus’a göre “bilinen yeryüzü şekil ve hadiselerinin bir resim hâlinde tasviri”dir.

Türkçeye Arapçadan, oraya da Grekçeden geçen harita sözcüğünün çıkış noktası ise “kâğıt, papirüs” anlamları taşıyan “Harte”.

Günümüze ulaşmayı başarabilmiş en eski harita Babil uygarlığına ait. MÖ 600’lü yıllara tarihlenen, 7×8 santimetre ebadındaki kilden bir tablete işlenen haritada Babil dünyanın merkezinde yer alıyor.

Adı konulmamış yedi daireyle çevrelenen Babil’in etrafından Fırat Nehri’ne dökülen “acı su” isimli bir nehir dolanıyor. Bu nehrin dış tarafında ise üçgen biçiminde işlenmiş yedi ada bulunuyor. Çok hasar görmüş metin kısmından anlaşıldığı kadarıyla bu adalar ışığa yakınlıklarına göre isimlendirilmiş ve üzerlerinde efsanevi yaratıkların yaşadığına inanılıyormuş.

COĞRAFYANIN BABASI ERATOSTHENES

Günümüz haritalarının atası sayılan harita ise bilim tarihinin en önemli isimlerinden Yunan filozof Eratosthenes’e ait. “Coğrafyanın babası” olarak anılan filozof aynı zamanda ünlü İskenderiye Kütüphanesi’nin de müdürüydü. Çağının en önemli matematikçilerinden biri olan Eratosthenes, şehirlerin yüz ölçümlerini ve birbirlerine uzaklıklarını en doğru biçimde hesaplamak için paralel ve meridyenleri icat etti.

Nil’den geçen boylamı ve Toroslar’dan (Cebelitarık) geçen enlemi esas alarak dünyayı dörde bölen Eratosthenes, bu iki çizgiyi Rodos’ta birleştirmişti. Burada kısa bir bilgilendirme yapmakta fayda var: İlk dönem haritacıların çalışmalarına bakıldığında, dünyanın küre şeklinde olduğu bilgisi ve inancının zannedildiği kadar yakın tarihli olmadığı, milattan önceki çağlarda bile birçok bilginin dünya algısının böyle olduğu anlaşılıyor. Her ne kadar aynı devirlerde dünyayı düz olarak tasavvur edenler olsa da başta matematikçiler ve haritacılar olmak üzere bilim insanlarının çalışmalarının genelde bu yönde olduğu anlaşılıyor.

BATLAMYUS GELENEĞİ

Dünya tarihine yön veren, asırlarca kullanılan ilk dünya haritası Yunan matematikçi, coğrafyacı ve astronom Batlamyus’a ait.

Batlamyus, sekiz ciltlik “Coğrafya” isimli eserinde yeryüzünün oldukça ayrıntılı bir haritasını çizmişti. MÖ 100 civarlarında yazıldığı düşünülen kitap, asırlar boyunca tüm kâşiflerin başvuru kaynağı oldu. Onun haritası da tıpkı Eratosthenes’in haritası gibi enlem ve boylamları belirten detaylı bir çizimdi. Bu haritanın bilinen tek kopyası, Süleymaniye Kütüphanesi’nde korunan ve üzerinde II. Bayezid’in mührünü taşıyan Arapçaya tercüme edilmiş kopyadır.

Batlamyus geleneğini temel alarak haritacılığı daha ileri noktalara taşıyanlar Müslüman bilim insanları oldu. Fakat ilginçtir, bu alanda tarihe geçen işlere imza atan Şerîf el-İdrîsî bir İslam ülkesinde değil, Sicilya’nın Norman krallarından II. Roger’in Palermo’daki sarayında yaşıyordu. 1100’lü yılların ilk yarısında yaşayan İdrîsî, on beş yıllık bir araştırma ve incelemeden sonra yedi iklimi uzunlamasına on bölüme ayırdığı büyük bir dünya haritası çizdi. Daha sonra da Arapça coğrafya kaynaklarından faydalanarak yazdığı “Nüzhetü’l-müştâk” adlı klasikleşmiş eserinde yetmişten fazla haritanın tarifini yaptı. Nüzhetü’l-müştâk’ın Arapça tam metni ilk defa Roma ve Napoli’deki ilmi kurumların iş birliğiyle yayımlandı.

İSLAM DÜNYASINDA HARİTA

Batlamyus etkisinde kalmadan, kendi ekolünü oluşturan haritacıların başında Horasanlı Ebû Zeyd Ahmed b. Sehl el-Belhî geliyor. 10. yüzyılda yaşayan Belhî, Bağdat’taki eğitiminin ardından ülkesine döndüğünde dünyanın diğer bölgelerini dışarıda bırakıp sadece İslam coğrafyasını kapsayan bölgesel haritalar yaptı ve bunların her birine “iklim” adını verdi.

Belhî ekolünün en önemli coğrafyacısı ise aynı zamanda devrinin en ünlü seyyahlarından Makdisî’ydi. Makdisî, bölgeler hakkındaki geniş bilgisine dayanarak tüm İslâm coğrafyasını ortaya koydu ve haritasını sıradan halkın da kolayca anlayabileceği şekilde çizerek yolları kırmızı, karaları altın sarısı, denizleri yeşil, nehirleri mavi ve ünlü dağları hâkî renge boyadı.

1072-1074 yılları arasında kaleme alınan Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmut da bir harita çizmişti. Türk boylarının yerleşimini gösteren bu dünya haritası, Balasagun şehrini (bugünkü Kırgızistan) merkeze koyuyor, yedi nehir bölgesini ise Türk kabilelerinin yerleşim alanı olarak ayırıyordu. Pera Müzesi’nde sergilenen bu dünya haritası, tarihte Japonya’yı gösteren ilk çalışma olmasıyla da dikkat çekicidir.

Osmanlı dönemi haritacılığına ait bilgilerin ise büyük bölümü 16. yüzyıl ve sonrasına dayanıyor. Bu döneme kadar olan çalışmalara yön veren örnekler Doğu ve Batı kaynaklarının karışımı ürünlerden meydana geliyordu. Sonraki yıllarda başka birçok ülkede daha görüldüğü gibi Hollanda menşeli ilerlemelerin etkisi ve yansıması Osmanlı’da da görüldü. Evliya Çelebi, 17. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da bir “esnâf-ı harîtacıyân” topluluğundan bahseder. Sekiz dükkâna sahip olan ve sayıları on beşi bulan bu zanaat mensuplarının birkaç dile, özellikle Latinceye hâkim olduklarını, devrin önemli coğrafya eserlerinden yola çıkarak hazırladıkları haritaları gemicilere sattıklarını, onların da böylece okyanuslarda ve büyük denizlerde korkusuzca gezdiklerini anlatır.

OSMANLI HARİTACILIĞININ PÎRİ

Osmanlılarda özellikle gemiciler harita yapmaya teşvik ediliyordu. Çoğunlukla kıyıları ve limanları gösteren bu haritalara “portolan” deniyordu. Bilinen portolanların en eskisi, Ahmed b. Süleyman et-Tancî’nin 1413 tarihli Karadeniz’i, Atlas Okyanusu’nun doğusundaki Avrupa ve Afrika sahillerini, İngiltere adalarını gösteren deniz haritasıdır. Bu haritada on iki ayın Latince isimleri kamerî takvim içinde verilmiştir.

Osmanlı haritacılığının en ünlü temsilcisi olan “Kitâb-ı Bahriyye” ise Pîrî Reis’in amcası Kemal Reis’le birlikte başladığı gemicilikteki tecrübelerini aktardığı bir klasiktir. Pîrî Reis, anlattığı her limanı ayrı bir portolanla göstermiş, önemli binaların tek tek resimlerini çizmişti. Orijinalleri kayıp olan ve Kanuni Sultan Süleyman’a sunulduğu tahmin edilen bu haritalar tam 221 nüshadır. Sığ yerler, kumsallar, güvenli limanlar, kayalıklar, su kaynakları ve yerleşim merkezleri özenle belirtilmiştir.

Eseri büyük ilgi gören Pîrî Reis’ten bir de dünya haritası hazırlaması istenmiştir. Bugün tüm dünyanın yakından tanıdığı iki parçadan oluşan ünlü Pîrî Reis haritası, o haritanın yalnızca bir bölümünü oluşturuyor. Haritanın tamamının akıbeti ise ne yazık ki bilinmiyor.

BİR EFSANE: KONG DAĞLARI

Haritanın -tıpkı bize gösterdiği dünya gibi- uçsuz bucaksız tarihini birkaç sayfaya sığdırmak imkânsız. Ama tarih boyunca nasıl bir etkiye sahip olduğunu gösteren tuhaf bir anekdotu da anmak gerekiyor.İngiliz haritacı James Rennell’in 1798’de hazırladığı bir harita, tam bir asır boyunca dünyayı kandırmıştı. Ülkesinin en önemli kartograflarından biri olan Rennell, yine o dönemin ünlü kâşiflerinden Mungo Park’ın gezi notlarından hareketle Batı Afrika’yı boydan boya kateden bir sıradağa yer verdi haritasında: Kong Dağları. Tamamıyla düzlük olan bölgede değil sıradağlar, bir tepecik bile yoktu hâlbuki.

Park’ın ve Rennell’in neden böyle bir şey yaptığı bilinmese de bilinen bir şey var; asla var olmayan Kong Dağları başka yüzlerce haritada daha yer buldu kendine. Hatta birçok gezgin ve edebiyatçı kitaplarında bu dağlardan bahsetti; kimisi zengin madenler sakladığını, kimisi olağanüstü doğasını, kimisi de görkemli yüksekliğini anlattı. Ta ki 1889’da Fransız subay Louis-Gustave Binger bölgeyi gezip ortada Kong Dağları diye bir şey olmadığını görünceye ve bunu dünyaya anlatıncaya kadar.

TURGAY BAKIRTAŞ – TOKİ HABER