Kurak topraklardan lavanta bahçelerine

Su kullanmadan yüksek katma değerli tarım ürünlerinin üretimini amaçlayan "Lisinia Doğa Projesi" ile Burdur'un kurak dağları mor diyarlara dönüştü.

Su kullanmadan yüksek katma değerli tarım ürünlerinin üretimini amaçlayan “Lisinia Doğa Projesi” ile Burdur’un kurak dağları mor diyarlara dönüştü. Kilometrelerce uzanan lavanta dereleri, ekoturizm geliriyle de şehir için önemli bir kazanç kapısı oldu.

Gelişen teknoloji sadece sanayiyi değil, tarımı da şekillendiriyor. Akıllı tarım, tarım 4.0, topraksız tarım gibi ileri teknoloji gerektiren yöntemler, dünyada ve ülkemizde uygulanmaya başladı. Tarımdaki yeni arayışlardan susuz tarım ise genellikle teknoloji gerektirmeyen, su tüketimini en aza indiren ya da su kullanılmayan bir tarım yöntemi olarak öne çıkıyor.

Lisinia Doğa Projesi Genel Koordinatörü Öztürk Sarıca, susuz tarım yöntemiyle yüksek katma değerli tarım ürünleri yetiştirmeyi başardı. Bunun püf noktası ise sulama gerektirmeyen bitkileri seçmek.

Öztürk Sarıca lavanta, kekik, adaçayı gibi aromatik bitkileri dikip bunları sadece yağmur sularıyla yetiştirmiş. Öyle ki, geçen yıl 7 ay boyunca yağmur yağmamasına rağmen lavantalara hiç müdahale edilmemiş.

Bu zor sürece lavantaların yüzde 80’i dayanıklılık göstermiş. Öztürk Sarıca, bu duruma ilişkin şunları söylüyor: “Dikim alanı zaten sulama yapılacak alanlar değil. Bu doğal seleksiyon. Susuzluğa dayanabilenler kalıyor. Dünyanın pek çok yerinde bu yönteme yağmur hasadı deniliyor.”

Şimdi Anadolu’nun güneyinde, Burdur Gölü’nün kıyısındaki Lisinia Doğa’da kilometreler boyunca mor lavanta bahçeleri uzanıyor. Görüntüsü ve kokusuyla ruhu dinginleştiren, aynı zamanda kozmetik, ilaç ve deterjan sanayisinin değerli bir hammaddesi olan lavanta, yörenin ekonomisine de katkı sağlıyor. Pek çok insan lavanta tarlalarını izlemek için Fransa’ya akın ederken, Türkiye için de ekoturizmin kapısını aralayan lavanta üretimini ve susuz tarım projesinin ayrıntılarını Öztürk Sarıca’yla konuştuk.

KANSERLE YAŞANAN KAYIPLAR VE DOĞA DOSTU TARIM

Lisinia’nın öyküsü, Burdurlu bir veteriner olan Öztürk Sarıca’nın kanserle tanışmasıyla başlıyor. Önce iki dedesini, babasını, ardından annesini ve çok sayıda arkadaşını kanserden kaybettikten sonra bu konuya yoğunlaşıyor Sarıca. Artan kanser vakalarının, doğanın uyumunun bozulmasından kaynaklandığını keşfederek, insan eliyle bozulanı, insan eliyle tamir etmek için kolları sıvıyor ve 2005 yılında Lisinia Doğa Projesini oluşturuyor.

400 hektarı kendisine ait, kalanı Hazineden ve Mehmet Akif Ersoy Üniversitesinden kiraladığı toplam 3 bin dekarlık alanı bir doğal yaşam projesine dönüştürüyor. Bir veteriner olarak, Lisinia Projesiyle önce ülkemizin ilk Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezlerinden birini kuruyor. Merkezle birlikte Burdur Gölü çevresinde kimyasallardan zehirlenen hasta yahut avcıların vurduğu flamingolar, kartallar, şahinler, güvercinler, domuzlar, çakallar bu merkezde tedavi edilip tekrar doğaya bırakılıyor.

DOĞAL YAŞAM PROJELERİ

Kanserle mücadele için tohumları atılan Lisinia Doğal Yaşam Alanı büyüdükçe projeler de büyüyor. Şu anda Lisinia’da devam eden yedi proje bulunuyor. Bunlar, Kansersiz Gelecek Elimizde, Burdur Gölü’nü Yaşat, Yaban Hayatı Rehabilitasyonu, Gönüllü Doğa Koruyucusu, Ekolojik Üretim ve Doğa Dostu Tarım, Yerli Bitki, Hayvan Türlerinin Üretimi-Gen Muhafaza Projeleri ile yenilebilir enerjinin üretim ve tüketimini hedefleyen Lisinia Enerjisi Doğadan Projesi.

Öztürk Sarıca’nın veterinerlik eğitimi sırasında aldığı toksikoloji ve çevre bilgileri, doğanın hızlı bozulmasının nedenini de ortaya koyuyordu. Üretimde kullanılan zararlı kimyasallar, geni değiştirilmiş gıdalar, gıdalardaki katkı maddeleri ve böcek ilaçlarının kanserdeki rolünü tespit eden Sarıca, tarım ilacı ve hiçbir kanserojen katkı içermeyen, yüzlerce yıllık Burdur yöresine ait tohumları kullanarak organik tarım için kolları sıvadı. Böylelikle doğa dostu tarımın önemli bir ayağı olan susuz tarım da Lisinia Doğal Yaşam Projesinin bir parçası oldu.

DAMLAMA YÖNTEMİYLE KURULAN GÜL BAHÇELERİ

Lisinia Projesinin ikinci temel hedefi, suyu giderek azalan Burdur Gölü, çevredeki Salda Gölü ve artık kuruyan Çorak Göl’ü kurtarmaktı. Suları hızla çekilen Burdur Gölü’nü kurtarmanın öncelikli yolu, su tüketimini durdurmaktan geçiyordu. Öztürk Sarıca, gölün suyunun nasıl çekildiğini şöyle anlatıyor: “Gölün suyu, küresel ısınmanın yanı sıra Burdur Gölü havzasında fazla su tüketimi nedeniyle çekiliyordu. Su tüketiminin en büyük sebebi de büyükbaş hayvancılıktır. Bu tüketim, hayvanların su içmesinden değil, hayvanların yediği yonca ve mısırın çok su tüketmesinden kaynaklanıyor. Bölgedeki sular göle ulaşmadan sondajlarla çekilerek büyükbaş hayvancılığa sunuluyor. Bölgede aynı zamanda vahşi sulama yöntemi vardı. Vahşi sulama, suyu tarlaya salıp bütün tarlayı sulama yöntemidir. Damlama sulama yöntemi ise sadece bitkinin olduğu kısmı sular. Biz bu yöntemi özendirmeye ve gül kültürünü tekrar Burdur’a kazandırmaya çalıştık. Şu an 140 dekarlık gül bahçemiz var.”

GÜL EKEREK 8 MİLYON TON SU TASARRUFU

Gülleriyle ünlü şehrimiz aslında Isparta. Ancak şimdilerde, Isparta’nın hemen güneyindeki Burdur da güllerle bezeli. Lisinia’da 2011 yılında başlayan organik gül tarımı, yöreye ekonomik değeri hayli yüksek bir ürün kazandırmanın ötesinde, su tasarrufu da sağladı. Öztürk Sarıca, geçen 9 yılda gül üretiminde kullanılan damlama sulama sistemiyle yaklaşık 8 milyon ton su tasarrufu sağlandığının altını çiziyor. “Lavanta, gül yerine mısır veya yonca üretmiş olsaydık fazladan 8 milyon ton suyu kullanmış olacaktık. Bunun sonucunda Burdur Gölü’nün suyu daha fazla çekilmiş olacaktı. Önceki yıllarda çok yaygın olan gül tarımını tekrar yöreye kazandırmaya çalışıyoruz” diyen Sarıca, su fakiri bir ülke olmaya doğru ilerlediğimizi düşünüyor. Türkiye’nin su sorununu aşabilmesi için de acilen aromatik bitki üretimine geçmesi gerektiğini vurguluyor.

TEMİZ İÇME SUYU

Öztürk Sarıca’nın çalışmaları arasında içme sularının temizliği konusu da bulunuyor. İçme sularının kirlenmesini engellemenin yolunun kimyasal kullanımını önlemek olduğunu belirten Sarıca, Lisinia’da ekolojik tarıma geçerek yöre halkını da buna özendiriyor.

LAVANTA YAĞININ KİLOSU 80 AVRO

Bugün Lisinia’da susuz tarımla 3 bin dekarlık alanın yüzde 50’sinde lavanta, 40’ında adaçayı, kalanında kekik, çörtük (tarhana otu), kara pelin ve mercan köşkü gibi daha çok tıbbı amaçla kullanılan bitkiler yetiştiriliyor. Bu ürünlerin satışı bölge için önemli bir ekonomik gelir oluşturuyor. Lisinia’da en çok üretilen lavanta, katma değeri hayli yüksek bir ürün. Büyük bölümü demet olarak satılan lavantanın yağı daha değerli. İşlendikçe değerlenen bitkiler, kolonya, cilt kremi gibi kozmetik ürünlere dönüştürülüyor.

2019’un Eylül ayında 1900 dekara yakın alanda lavanta hasadı yapılarak 1,5 tona yakın yağ elde edildi. 2019 yılında lavanta yağının kilosu, bitkinin türüne göre 30 avro ile 80 avro arasında alıcı buldu. Lisinia’daki yağlar içinde en pahalısı ise gül yağı. Geçen yıl gül yağının kilosu 9 bin avroya kadar çıkmıştı. Kekik ve adaçayı yağları da yine aynı şekilde talep görüyor.

UYKU PROBLEMİNE ÇÖZÜM

Kozmetik ve deterjan sektörünün kullandığı lavanta, alternatif tıbbın da gözdesi. Uyku problemi olanların lavanta yağını kullandığını söyleyen Sarıca, “Son yıllarda tüm dünyanın tıbbi olarak kullandığı ‘angustifolia lavanta’ yağını da üretmeye başladık. Bu lavanta cinsi, sindirim ve solunum problemleri, romatizmalı ağrılar ve bazı alerjik reaksiyonlarda kullanılıyor. Parfümeri ve temizlik sektörleri de talep ediyor” diyor.

ANTİVİRAL ETKİ, KORONADAN SONRA SATIŞLARI ARTIRDI

Öztürk Sarıca, kekik, çörtük, kara pelin, mercan köşkü gibi tıbbi ve aromatik bitkilerin antiviral etkisinin altını çiziyor. Korona salgınıyla ürünlerin satışının dünya genelinde arttığını söyleyen Sarıca, bu bitkilerde bulunan metil grupların, bakteri, virüs ve mantarlara karşı etkili olduğuna işaret ediyor: “Metil grupları bitkilere kokuyu veriyor ve antimikrobiyal özellik kazandırıyor. Bu bitkilerin hepatit C, AİDS, herpesius virüslerine karşı da etkili olduğu yönünde araştırmalar bulunuyor.”

LAVANTA İTHALATI ÜRETİMDEN DAHA FAZLA

Öztürk Sarıca’nın verdiği bilgilere göre Türkiye’de lavanta üretimi 13 bin dekara ulaştı, bunun beşte biri Lisinia’da üretiliyor. Son yıllarda artan üretim miktarına karşın lavanta ithalatının yerli üretimden daha fazla olduğunu söyleyen Sarıca, yılda 14 milyon fide üreterek lavantanın Türkiye’de yaygınlaşmasına katkıda bulunduklarının altını çiziyor.

Birkaç yıl öncesine kadar lavantayı hiç tanımayan Burdur halkı, bugün kendisine önemli bir geçim kaynağı sunan lavantayı oldukça önemsiyor. Burdur’da lavanta ekonomisi, son yıllarda ekoturizmle de büyümesini sürdürüyor.

“TÜRKİYE 10 YIL İÇİNDE LAVANTA TURİZMİNDE TÜM DÜNYAYA HİZMET VEREBİLİR”

Lisinia Doğal Yaşam Alanı mayıs ayında mis gibi kokan pembe güllerle, hazirandan itibaren mor lavantalarla süsleniyor. Akçaköy’ün kurak dağlık arazileri, Karakent Köyü ve Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi yerleşkesi, mor bir dünyaya dönüşüyor.

Öztürk Sarıca, Akçaköy’deki 375 dekarlık lavanta bahçesinin Avrupa’nın görselliği en yüksek lavanta bahçesi olduğunu söylüyor. 18 farklı açıdan fotoğrafı çekilebilen, gündoğumu ve günbatımında farklı renklere bürünen lavanta tarlası, ardındaki dağ silüetiyle fotoğraf sanatçılarına ve meraklılarına benzersiz bir manzara sunuyor.

DÜNYADA TEK: LAVANTA BAHÇESİ VE GÖL AYNI KAREDE

Öztürk Sarıca, görüntülerin Fransa’dakilerden daha güzel olduğunu söylüyor. Fransa’daki en büyük tarlanın 80 dekar olduğunu anlatan Sarıca, “Bulgaristan’da daha büyük tarlalar var ama orada da görsellik yok, dümdüz arazide farklı açı yakalanamıyor. Buradaki ise hem büyük oluşu hem de arazi yapısı nedeniyle görsel açıdan çok zengin. Dünyanın hiçbir yerinde lavanta bahçesiyle göl veya deniz fotoğrafı yok. Bizde ise Burdur Gölü ve lavanta bahçesi aynı karede bulunuyor” diyor.

Geçen yıl Lisinia’yı ziyaret eden 400 bin kişi bu güzelliği yaşama şansına sahip oldu. Turistler Burdur’daki otel ve pansiyonlarda konaklayarak il ekonomisini canlandırıyor. Geçen Kasım ayında açılan beş yıldızlı Mehmet Akif Üniversitesi Lavanta Tepesi Oteli, Lisinia’nın lavanta bahçelerine bakıyor. 3 yıl içinde otelin eşsiz bir lavanta manzarasına kavuşacağını dile getiren Sarıca, “Türkiye 8-10 yıl içinde lavanta turizmi açısından tüm dünyaya hizmet verecek duruma gelir” diyor.

Sağlık, ekoloji, ekonomi, estetik, görsel zenginlik… Öztürk Sarıca’nın bundan 15 yıl önce daha iyi bir gelecek düşüyle hayata geçirdiği Lisinia Projesi, topraklarımıza değer katıyor. Çalışkanlığı ve üretkenliğiyle ilham kaynağı olan Sarıca, sözlerini şöyle noktalıyor: “Bir şeylerin değişmesi gerekir. Biz değiştikçe her şey değişecektir. Üretmeyen hiçbir ülke ayakları üstünde kalamaz, kazazanamaz. Ülkemiz insanlarının ve dünya insanlarının çıkarları için çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Ekolojik ürünleri sadece zenginler değil herkes yesin istiyoruz. Susuz tarımın ülkemizde yaygınlaşmasını, içme suyumuzun gelecek nesillere kalmasını hedefliyoruz.”

DÜRDANE SEVİNÇ – TOKİ Haber Dergisi

TOKİ Haber
TOKİ Haber

İstanbul’da Jugendstil sanat akımıyla inşa edilen yapılar

Klasizm'in tarihselciliğine karşı bir arayışın sonucunda ortaya çıkan Jugendstil sanat akımı, İstanbul'da boğaz kıyılarının yanı sıra Beyoğlu ve Kadıköy'de de sıradışı örnekler bıraktı.
Jugendstil ya da genel adıyla Art Nouveau, Klasizm’in tarihselciliğine karşı bir arayışın sonucunda ortaya çıkmış ve bir dünya sanatı olmuştur” diyen Doç. Dr. Deniz Demirarslan, Jugendstil sanat akımının özelliklerini Letonya’nın başkenti Riga’daki binaların dış cephe ve iç mekân tasarımları üzerinden anlatıyor. Demirarslan, Jugendstil sanat akımının ülkemizdeki örneklerini de sıralıyor. Doç. Dr. Deniz DemirarslanKocaeli Üniversitesi, Mimarlık ve Tasarım Fakültesi, İç Mimarlık Bölümü Jugendstil akımı nasıl ortaya çıktı anlatır mısınız? Jugendstil, Almanca “Genç Üslup” anlamını taşımaktadır. Esasen 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan ve dünyaya egemen olan Jugendstil, sanat tarihindeki genel adıyla Art Nouveau akımının öncüleri, Sanayi Devrimi’nin de etkisiyle endüstriyel teknolojilerin ve özellikle yapı alanında yeni malzemelerin ve uygulama yöntemlerinin sunduğu olanaklardan yararlanarak ve tasarımlarını özenli bir işçilikle birleştirerek estetik uyumu yakalamayı amaçlamışlardır. SADECE BİR MİMARİ AKIMI DEĞİL Jugendstil ya da Art Nouveau, sadece bir mimari akımı değildir. Mimari, iç mimari, mobilya, grafik, ürün, mücevher ve moda tasarımı gibi pek çok alanda etkili olan biçim ve süslemenin olağanüstü uyumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hatta ünlü Titanic gemisi de sadece iç mekânıyla değil, gemi inşa tekniğiyle döneminin ve üslubun özelliklerini yansıtmaktadır. Sanat anlayışı bakımından oldukça karmaşık bir dönem olan 19. yüzyılda özellikle dekorasyonu, iç mekânı ve mobilyayı etkileyen yeni arayışlar içinde olan ve

Brütalist mimaride anıtsal etki

Manisa CBÜ Kula Mimari Restorasyon Programı Öğr. Üyesi Seval Alp, malzemenin ham hâliyle kullanımına vurgu yapan brütalist mimari ile heykel arasındaki ilişkiyi değerlendirdi.
Celal Bayar Üniversitesi Kula Mimari Restorasyon Programı Öğretim Üyesi Seval Alp, malzemenin ham hâliyle kullanımına vurgu yapan brütalist mimari ile heykel arasındaki ilişkiyi değerlendirdi. Dr. Öğr. Üyesi Seval AlpManisa Celal Bayar ÜniversitesiKula Mimari Restorasyon Programı Brütalist mimarinin belirleyici özelliklerinden bahseder misiniz? Nasıl bir ortam nasıl bir mimari değişimi beraberinde getirdi? Hangi mimarların bakış açıları ya da söylemleri brütalist akıma zemin hazırladı? Brütalist mimari genel hatlarıyla 1950’ler sonrası Avrupa’da ortaya çıkan ve betonun temel malzeme olduğu ancak kendi sınırlarını geliştiren bir yaklaşımla çelik ve cam gibi malzemelerin ham hâllerinin kullanıldığı bir mimarlık akımı olarak tanımlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı sonucu ortaya çıkan şehirlerin yeniden inşası sorunu, mimarlık alanında hızlı, kolay üretilen ve ucuz bir malzeme olan betonun önemini artırdı. Beton malzeme ucuzluğu, işlenme kolaylığı ve hızlı bir şekilde binanın yapılmasını mümkün kılmasından dolayı savaş sonrası mimari alanda en çok kullanılan malzeme hâline geldi. “MİMARLIK, HAM MALZEMELER ARACILIĞIYLA DUYGUSAL İLİŞKİLER MEYDANA GETİRMEKTEDİR” Bu dönemde beton malzeme konut sorununun çözümü olurken, dönemin ünlü mimarları August Peret, Le Corbusier gibi isimlerin bu malzemeye yaklaşımları da doğal hâlinin kullanımının vurgulanması şeklinde olmuştur. Bu mimarlar, malzemenin ham hâliyle bırakılmasının modern mimarinin temel tasarım parametreleri olan yalınlık, saflık, düzgünlük gibi kavramları desteklediğinin altını çizmiş ve bu anlamda

Sinan’ın eserlerindeki dahiyane kurgu

Mimar Sinan'ın yapılarında strüktür-mekân kullanıcı ilişkisini inceleyen Doç. Dr. Didem Erten Bilgiç, mimarın yükü zemine aktarmada geliştirdiği baldaken sistemi ve kubbe inşa etmedeki üstünlüğünü anlatıyor…
Mimar Sinan’ın yapılarında strüktür-mekân kullanıcı ilişkisini inceleyen Doç. Dr. Didem Erten Bilgiç, Sinan’ın, mimarın yükü zemine aktarmada geliştirdiği baldaken sistemi ve kubbe inşa etmedeki üstünlüğünü anlatıyor… Doç. Dr. Didem Erten Bilgiç Kocaeli ÜniversitesiMimarlık ve Tasarım Fakültesi İç Mimarlık Bölümü Mimarlıkta strüktür kavramını açıklar mısınız? Strüktür, insanın yapı yapma serüveninde nasıl bir gelişim izliyor? Bu gelişimde Pantheon, Ayasofya ve Floransa Katedrali şüphesiz önemli bir yere sahip, öyle değil mi? Mimarlıkta strüktürü, “bir yapıyı oluşturan tüm ögelerin, yer çekimi ve diğer kuvvetlere karşı biçimini koruyabilmesini sağlayan ilişkilerin tümüdür ve soyut bir kavramdır” şeklinde tanımlayabiliriz. Mimari alanda strüktür insanların barınma ihtiyacıyla ortaya çıkmıştır. Yeryüzünde var olan canlı veya cansız her şey gibi insan da yerçekimi, rüzgâr, deprem ve benzeri doğal etkilere karşı direnmek zorundadır. Kendine barınacak yerler yapmayı hedefleyen insan ilk olarak hazır bulduğu mağara ve kovuklara yerleşmiş ve yaşadığı mekânları oyarak şekillendirmeye başlamıştır. Ayrıca doğada bulduğu büyük kayaları dikerek ilk yapılarını, yani menhirleri oluşturmuştur. Daha sonra taşları üst üste dizerek yaptığı dolmenler görülmeye başlanmıştır. İlk yapı yapma eyleminin karşılığı olarak kabul edilen menhir ve dolmenler, zamanının ileri teknolojisini temsil ederken artan sosyal ilişkiler ağı kapalı alan ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Doğadan en kolay elde edilen ve en uzun ömürlü malzeme olan taş, kendine