Mimari bir öge olarak pencere

Pencerenin geleneksel mimarimizde yapılara kattığı işlevsel ve estetik değer, mekân örgütlenmesine etkisi ve yapılarda gün ışığının etkin kullanımındaki rolü…

“İç” ile “dış” arasında ilişki kuran pencerelerin mimarideki yerinin incelendiği dosyada, konunun uzman isimleri pencerenin geleneksel mimarimizde yapılara kattığı işlevsel ve estetik değeri, bir sınır ögesi olarak mekân örgütlenmesine etkisini ve yapılarda gün ışığının etkin kullanımındaki rolünü anlatıyor…

GELENEKSEL KIRKLARELİ EVLERİNDE PENCERE

Pencerenin tarihsel serüvenini anlatır mısınız? Geçmişten günümüze nasıl bir gelişim izlemiş pencere?

İnsanların ilk yaşama mekânı olan mağaralarda kullanılan boşluk, mekâna giriş ve çıkışı sağlayarak kapı ve pencere görevini birlikte görmüştür. Bu kullanım şekli insan eliyle yapılan toprakaltı oyma strüktürlerde, ilkel barınaklarda ve ilk yerleşmelerde de devam etmiştir. Bırakılan bu boşluklar, yapının içine ışık ve havanın girmesini, iç ve dışın görüş ve geçiş bakımından bağlanmasını, hacimlerin birbirleriyle ilişki kurmalarını, aynı zamanda içeride yakılan ateş dumanının dışarıya atılmasını sağlamıştır. Soğuk ve güvenlik endişesi, bu barınakların içe dönük ve olabildiğince kapalı tutulmasına neden olmuştur. Günümüze kadar ulaşan ilk pencere örnekleri anıtsal yapılarda görülmektedir. Yapı cephesinde boşluk açılması ilk olarak kapı aracılığıyla olmuş, sonrasında daha üst kotlarda pencere boşlukları açılmıştır. İlk pencere örnekleri olumsuz hava koşullarından korunma ve güvenlik endişesiyle oldukça küçük tutulmuştur.

PENCERELER BAROK DÖNEMİNDE SÜSLENİYOR, RÖNESANS’TA KÜÇÜLÜYOR

Mısır lahitlerindeki alçak kabartmalarda, saray ve ev tasvirlerinde küçük dikdörtgenlerden meydana gelmiş ve bir çerçeveyle çevrilmiş pencereler görülür. Roma mimarisinde pencere Bazilika, hamam ve konut türlerinde önem kazanmış ve gelişmiştir.

Gotik dönem cephe boşluklarının en üst seviyede önem kazandığı bir dönemdir. Yukarıdan aşağı doğru okunan dikey pencerelerde vitray işçiliği öne çıkmıştır.

Barok döneminde genellikle bütün duvar ve tavanlar konveksten konkava kadar yuvarlatılmış ve hareketli yeni biçimlerle süslenmiştir. Zengin süslemelerin en fazla görüldüğü yer olan pencerelerde, açılmayan boşluklar içine heykeller yerleştirilerek yalancı pencereler yapılmış, dev çift kolonlar, plastrlar, kırık alınlıklar ve burma sütunlar pencereleri süslemiştir.

Rönesans’ta ise duvar kitlesi değer kazanmış, boşluk küçülmüştür. Küçülen pencereler cephede simetrik olarak diziler şeklinde konumlandırılmıştır.

Geleneksel Türk evlerindeki pencerelerde hangi unsurlar öne çıkıyor?

Malzeme kullanımından başlarsak, pencerede ana malzemeler ahşap ve alçıdır. Alçı pencereler küçük boyutlu cam kullanımını sağlamaktadır. Daha büyük boyutlu camüretimiyle birlikte ahşap pencereler kullanılmaya başlanmıştır. Pencerenin temel işlevi iç mekâna gün ışığı, temiz hava sağlaması ve içten dışa bağlantı kurulmasıdır. Bunun yanında doğramaları, süslemeleri ve bina cephesinde dizilişleriyle binaya estetik bir değer kazandırır.

Geleneksel konut mimarimizde değişik işlevleri olan ve farklı malzemelerle yapılmış pencereler kullanılmıştır. Bu pencereler fonksiyon ve malzemesine göre; göz pencere, gül pencere, tepe pencere, tonoz penceresi, sağır pencere, üçüz pencere, yalancı pencere, hacet penceresi, servis penceresi, örülü pencere, kimdir o penceresi, alçı pencere (rezven) gibi çeşitli isimler almışlardır.

PENCERELERDEKİ GELENEKSEL RİTİM

Pencere elemanının değişik aralık ve periyotlarla kullanılmasında, insanın geometrik ve sayısal değerlere köklü bir alışkanlıkla bağlı bulunması büyük bir etkiye sahiptir. Buradan hareketle geleneksel Türk konutunda pencereler belirli bir ritim içerisinde düzenlenmiş, aynı katta ve katlar arasında bu ritme uyulmuştur. Cepheyi oluşturan en önemli eleman olan pencere dizileri geleneksel ölçü ve oranlara dayanır. Cepheyi oluşturan ritim, duvar yüzeyinde iç mekânı yansıtan pencere grupları ve sistemi salt şekilci olmayıp kuvvetli bir geleneğin ve kendine özgü yaşam biçiminin çözümüdür.

Geleneksel Türk evinde kare parçalara bölünmüş pencere örneği mimarlık tarihinde başarılı sayılan; kayıt, doku örneğidir. Bu tip için çerçevenin ve daha ince elemanların yapısal işlevlerinden kaynaklanan farklı kayıt kalınlığı karakteristiktir. Geleneksel Türk evinde büyük cam elemanlar yerine bölünmüş cam yüzeyler kullanılmıştır. Bu zaman zaman mahremiyeti sağladığı gibi değişik dış perspektifler açısından da çok başarılı bir çözümdür.

ÇELİK MALZEMEYLE GENİŞ AÇIKLIKLI PENCERELER

Geleneksel konutların yapı malzemesi ahşap, taş, kerpiç gibi doğal malzemelerdir. Bu malzemelerle duvarda taşıyıcı sistemi etkilemeden geniş pencere boşlukları açılamadığından dar pencereler tercih edilmiştir. Buna karşın boyları uzun tutularak iç mekânın daha derin ışık alması sağlanmıştır. Dar, uzun pencereler iç mekânın genişliğine göre yan yana ikişer veya üçer adet konumlandırılmıştır. Geniş açıklıkların kolaylıkla geçilmesini sağlayan çelik vb. malzemelerin üretilmesiyle pencerelerin strüktürden kaynaklı boyutsal kısıtlamaları ortadan kalkmış, daha geniş açıklıklı pencereler yapılmaya başlanmıştır. Bu da bina cephelerinde daha fazla açıklık bırakılmasına olanak sağlamıştır.

Kırklareli’ndeki pencerelerle ilgili araştırmanızda yedi mahallede 57 konut üzerindeki 63 pencereyi incelediniz. Kırklareli’nin geleneksel mahallelerinde özgün niteliğini koruyan evlerde, sizin de deyiminizle “yapıya bir göz fonksiyonu veren” pencerelerle ilgili neler gözlemlediniz? Geleneksel Türk konutlarındaki pencerelerle benzer özelliklere rastladınız mı?

Kırklareli’nde geleneksel konutların hemen hepsi bahçelidir, çoğunluğunun girişleri nişlidir. Geleneksel yapım malzemesi ahşaptır. Taşıyıcı sistemi kâgir yığma yoğunluklu, bodrum üzerine iki katlıdır. İç sofalı plan tipi hâkimdir. Genelde iç sofanın iki yanında ikişer oda bulunmaktadır. Cepheleri girişe göre simetrik tasarlanmıştır. Yapılarda çıkma pek tercih edilmemiştir. Cephe düzenlemelerinde silme, plaster ve kornişler kullanılmıştır. Konsol şeklindeki bacaları karakteristiktir. Binalar birbirinin manzarasını ve güneşini kesmeyecek şekilde konumlandırılmıştır. Ayrıca konutlar coğrafi olarak yamaca konumlandırılmış ve sağlam zemin üzerindedir.

Yaptığımız çalışmayla Kırklareli geleneksel konut pencerelerinin, geleneksel Türk konut penceresiyle aynı özellikleri gösterdiğini tespit ettik. Konutların pencere bölümlemeleri, geleneksel Türk konut pencerelerinde çok iyi biçimde uygulanan kare, kayıt, doku örneğini yansıtmaktadır. Kanatlar kendi içinde küçük kesitli kayıtlarla bölünmüş, değişik dış perspektifler oluşturulmuştur. Kanatlar arasında sabit dikme kullanılmayarak iki kanadın birlikte açılmasıyla geniş görüş açısı elde edilmiştir.

AHŞAP DOĞRAMALAR

Pencerelerin cephede oluşturduğu gruplar tek katlı binalarda ikili olmak üzere, iki katlı binalarda 2/2 şeklindedir. Bu sonuç bize kat sayısı ne olursa olsun binaların birbirine olan uyumuna biraz da zorunlu olarak dikkat edildiğini göstermektedir. Çünkü açıklık geçme kaygısıyla pencere genişlikleri kısa tutulmuştur. Konutların taşıyıcı sistemleri çoğunlukla ahşap karkastır. Ahşap strüktürle oluşturulan binalarda, ahşap malzemenin geniş açıklıklar oluşturmasına izin vermemesi, pencere genişliklerinin kısa tutulmasını zorunlu kılmıştır. Pencerelerin arkasındaki mekânların genişlikleri de birbirine yakın genişlikte olduğundan duvarda ancak iki pencere açılabilecek kadar bir alan bulunabilmiştir.

Pencere doğramaları alternatifsiz olduğundan dolayı tamamen ahşap malzemeyle yapılmıştır. Ancak günümüz ahşap doğramalarından çok farklı detaylandırmalara sahiptir ve oldukça küçük kesitlidir. Kasa-kanat ve kanat-kanat birleşimleri kinişlidir, böylece malzemenin kendisiyle yalıtım sağlanmıştır. Kanatlarda ve bazen kasalardaki damlalıklar yatay kayıtlarla bir bütündür. Kanatlar kendi içinde zarif çıtalarla bölünmüş, değişik dış perspektifler oluşturulmuştur.

PENCERELERDE ORAN

Araştırma ve incelemelerimiz Kırklareli geleneksel konutu penceresinin, geleneksel Türk konut penceresinin tipik bir örneği olduğunu göstermektedir. Kullanılan malzeme, pencere ölçüleri, cephe dizilişleri açısından pek çok ortak özelliği olduğunu söyleyebiliriz. Geleneksel Türk konutunda pencere boyutlarının birbirine oranlarında 1/2 ve 2/5 yaygındır. 1/2 oranının, çalışma alanımız içerisinde bulunan pencerelerde de yoğun olarak uygulandığını gördük. On dokuzuncu yüzyılın başlarında tepe pencerelerinin kullanımının azalması ve buna paralel alt sıra pencerelerinin oranlarının uzamasıyla ortaya çıkan 2/5 orana da rastladık.

“ORİJİNAL PENCERELER MALZEME ÖZELLİKLERİNİ KORUMUŞ”

Araştırma alanında yüzden fazla geleneksel konut tespit ettik ancak yarısından daha azında pencere doğramalarının korunduğunu gördük. Doğramalar büyük oranda değişime uğramış, orijinal pencereler ise malzeme özelliklerini korumuş. Hem küçük kesitli olmaları hem de uzun yıllar sağlam biçimde kalmaları bize ahşabın dayanıklılığını ve malzeme dayanımında detaylandırmanın önemini bir kez daha hatırlattı.

Ülkemizin birçok yöresi her türden kendine has olgular taşıyan mimarlık eserleriyle dolu. Temennimiz mevcut mimari mirası korumada yeterli duyarlılığın herkes tarafından gösterilmesidir.

İÇ MEKÂNDA PENCERE İLE SINIR ETKİSİ

Bruno Zevi’nin “mimarlığın başrol oyuncusu” olarak tanımladığı mekânın sınır ögelerinden biri olarak incelediğiniz pencereler mekân örgütlenmesini nasıl etkiliyor? Mekândaki dengeyi nasıl sağlıyor?

Öncelikle “mekân” kavramını tanımlamakla başlayalım… En basit tanımıyla sınırlandırılmış alan/boşluk olarak tanımlayacağımız mekân, anlaşıldığı üzere sınırlardan bağımsız ifade edilememektedir. İçinde bulunduğumuz, yaşamımızı sürdürdüğümüz, ihtiyaçlarımızı karşıladığımız, barındığımız alanlar belirli sınırlara ihtiyaç duymaktadır. Kendimizi çevreden ayırmamız gerektiğinde, özel alanlarımızı yaratmak istediğimizde sınırlara, dolayısıyla sınırlarla çevrili mekânlara yönelmekteyiz. Özellikle de iç mekânlar açısından bakıldığında etrafımızı çeviren sınırlar, mekân içindeki sınır ögeleriyle anlamlandırılmaktadır. Sınır ögeleri, mekânı ayıran/birleştiren, mekânın oluşmasını sağlayan mekân bileşenleridir. Bunlar duvar, döşeme, kolon, kiriş, merdiven, pencere, kapı olarak ifade edilebilir. Bu bileşenler, mekân içinde üstlendikleri yapısal görevlerin yanı sıra sınır ögeleri görevi de görmektedir. Bunlar olmadan içinde yaşanılacak alanların oluşmasının imkânsızlığı ortadadır. Mekânı sınırlayan bileşenler; mekânı dış çevrenin olumsuz koşullarından korumakta ve yaşamı mümkün kılan konfor gereksinmelerini karşılamaya elverişli hâle getirmektedir.

“MEKÂN ÖRGÜTLENMESİ IŞIĞIN YÖNÜNE GÖRE ŞEKİLLENMELİ”

Mekân içindeki eylemlere bağlı olarak pencerenin konumu mekân örgütlenmesinde büyük önem taşır. Işığın geldiği yöne doğru örgütlenme şekillenmelidir. Konut yaşama alanlarında pencereye ya da ışığın yansıdığı yüzeye yakın donatı grupları yerleştirilmelidir. Örneğin kullanıcı için en uygun okuma köşesi ışığın yansıdığı yüzeyler olmalıdır. İyi bir pencere tasarlamak ve iyi bir pencere seçimi yapmak, iç dekorasyonu tamamlayan önemli bir unsurdur. Pencere ve odanın büyüklüğünün ölçek olarak birbirine uygun olması gerekir; ölçek yanlış seçildiğinde odadaki denge bozulabilir. Pencere kurgusu mobilyanın stili ve odanın karakteriyle de uyumiçinde olmalıdır. Modern tasarlanmış bir iç mekânda mobilyalarla birlikte pencerenin de mekânın genel havasına uygun bir şekilde tasarlanması gerekir. Ya da geleneksel bir konutun içinde antika parçalarla oluşturulmuş bir iç mekânda pencere kurgusunun mekâna uygun olmasına dikkat edilmelidir.

Yaşama mekânları olan salon, oturma odaları, mutfak gibi alanlarda ışığın ve havanın içeri girmesine dikkat edilir; mahremiyet gerektiren banyo ve yatak odalarında ise ışık ve hava daha kontrollü şekilde içeri alınır. Böylece nitelikli bir aydınlık/karanlık alan dengesi sağlanır.

Her mekânın farklı gereksinimleri bulunmaktadır. Bazı mekânların çok ışık alması gerekmezken, bazı mekânlarda içeri ışık ve havanın girmesi zorunluluk teşkil eder. Özellikle sinema ve tiyatro gibi iç mekânlarda pencerenin işleve katılmaması gerekirken; okul, ofis, hastane, konut gibi yapılarda ışığın içeri alınması gerekir. Ayrıca bu yapılarda bulunan her birim için ayrı gereksinmeler de söz konusu olabilir.

PENCERE VE DİĞER SINIR ÖGELERİ İLİŞKİSİ

Pencere ile diğer sınır ögeleri arasındaki ilişkinin mekân örgütlenmesine etkisini anlatır mısınız?

İç ve dış mekân arasındaki hava ve ışık geçişini sağlayan pencere, mekân örgütlenmesinde etkili olan diğer mekân bileşen ve ögeleriyle ilişki kurar. Duvar, kolon, kiriş, kapı ile yapısal yerleşim açısından bir düzen içindedir.

Pencereler cephenin özellikle manzaraya açık olduğu, iyi bir hava akışını sağlayabileceği yüzeylere yerleştirilmelidir. Kolon ve kiriş sistemiyle bağlantılı olmalı, belirli bir mesafede ve doğru orantılı olarak yerleştirilmelidir. Kapı ve pencere geçiş ve ilişkisine de -mesafe bakımından- dikkat edilmelidir.

Sınır ögelerinden olan mobilyalar da pencereyle bağlantılı olmalıdır. Mobilya düzenlemesi pencerelerin önünde yerleşim alanı oluşturacak şekilde yapıldığında kullanılabilir alan artar; ancak bu durumda pencerelerden yararlanmak olanaksız hâle gelir. Mobilyalar pencerelerden uzağa konumlandırıldığında ise kullanılabilir alan azalır; ama bununla birlikte pencerelere ulaşım kolaylaşırken görsel alan da artar. Özetle mobilyalar pencereye ulaşmaya elverişli ve hava, ışık akışına engel olmayacak şekilde yerleştirilmelidir.

MANZARAYA GÖRE PENCERE

Pencereler değerlendirilirken manzara da dikkate alınmalıdır. Manzara ilgi çekici ise pencereyi perdesiz bırakarak ya da açık bir perde tasarımıyla manzarayı görünür kılarak dikkat pencereye yöneltilebilir. Mobilyalar pencereye doğru yönlendirilerek manzaradan faydalanmak da mümkün olabilir. Manzaranın uygun olmadığı durumlarda ise pencere önünde seraoluşturularak hoş bir görüntü yaratılabilir.

Balkon ve bahçe kapılarında pencerelerdeki gibi şeffaf camlar tercih edilerek iki yönlü görsellik sağlanabilir. Güzel bir manzaranın hakim olduğu pencerede düz perdelerle istenilen etki yaratılabilir. Açık renk duvarlar ve geniş kapılarla mekân daha şeffaf bir görüntüye kavuşturulabilirken; sıcak koyu renk duvarlar ve küçük kapı-pencere ile mekân içinde korunma duygusu yaratılabilir.

İç mekânı sınırlayan pencerelerin iç ve dış mekân arasında “sınırsızlık” oluşturmasıyla ilgili neler söylersiniz peki?

İç mekânı sınırlayan pencereler, iç ile dış mekân arasında “sınırlılık” oluştururken; form ve özellikleri, mekâna konumlandırılış biçimleriyle “sınırsızlık” da oluştururlar. Mesela tüm duvarı boydan boya kaplayan ve yere kadar uzanan pencereler açıkken iki yönlü görsellik sunar, içerisi ile dışarısı birleşir ve ortama sınırsızlık duygusu hakim olur. Pencereyi kapattığımızda ise dışarıyla bağlantımız kesildiği için ortam artık sınırlanmıştır. Sınırsızlık sağlayan pencere, mekânı sınırlayan bir bileşene dönüşmüştür.

ADOLF LOOS VE LE CORBUSİER’İN “PENCERESİ”

Le Corbusier şöyle bir anekdot paylaşıyor: “Loos bir gün bana şöyle dedi: Kültürlü bir adam pencereden dışarı bakmaz, penceresi buzlu camdır; yalnızca ışığın içeri girmesi için vardır, bakışın dışarı çıkması için değil.” Konuttaki yaşantının kendi içine dönük olması gerektiğini savunan Adolf Loos, tasarladığı yapılarda pencere ögesini nasıl kullanıyor?

Loos, yapının ve yapının içindeki yaşantının mahremiyetini özne konumunda olan ‘kültürlü insan’ perspektifinde ele alıp, konuttaki yaşantının kendi içine dönük olması gerektiğini savunur. Loos’a göre yapının içerisine dışarıdan girebilecek olan sadece ışıktır. Ve bu noktada Loos, tasarladığı yapıların iç mekânlarına ve buradaki kurguya bu yaklaşımıyla yön verir. Bireyin mahremiyetini, konut içerisindeki yaşantının dışarıdan algılanabilir olup olmamasıyla ilişkili bulur. Bu nedenle kurgularında iç mekânda pencereleri opak ya da perdelerle örtülü tutarak veya mobilyaların konumlanışını pencerelere ulaşımı engeller durumda düzenleyerek bireyin mahremiyetini saklı tutmaya çalışır. Böylece yapı içerisindeki yaşantı, mahremiyetini koruyacaktır.

Mimari yalnızca gören özneyi barındıran bir platform değildir. Özneyi üreten bir görme mekanizmasıdır. İçinde bulunanları önceler ve çerçeveler. Konut içerisindeki yaşantı özel ve öznel olandır. Bunu nesnelleştirmek mahremiyet duygusunu azaltan, ev-birey ilişkisini zayıflatan, öznenin güven duygusunu azaltan bir durum olarak algılanır. Yapı, içindeki yaşantının öznesine güven verebilmelidir. Bu noktada Loos’un, evi sığınılacak bir yer olarak gördüğünü, dış ortamla ilişkisinin kontrollü tutulması gerektiğini ve kendi içinde yaşayan bir durumdan bahsettiğini söylemek mümkündür.

PENCERE MANZARA İÇİN BİR ÇERÇEVE DEĞİL!

Bunun yanında ev aynı zamanda öznenin kontrolünde olan bir mekanizma durumundadır. Moller Evi’ndeki yükseltilmiş oturma alanı evde bulunan iç mekânı tepeden görebilecekleri bir nokta sağlar. Bu mekânda rahatlık, hem mahremiyet hem de denetimle ilişkilidir. Mekândaki pencere yalnızca ışık kaynağıdır, manzara için bir çerçeve değildir. Göz içeriye dönüktür.

STEİNER EVİ’NDEKİ GİZEMLİ AYNA

Adof Loos’un örnek yapıları üzerinden pencere ve dış ortamla ilişkiyi sağlayan diğer iç mimari ögelerin kullanımını anlatır mısınız? Göz dışarı çıkmıyorsa dışarının varlığı içeride nasıl hissediliyor?

Loos, gözü içeride tutmak ister, dışarıyı görmenin içeriyi görmeye bağlı olduğunu savunur. Bunun yanında dışarıdan gelen yansımalara da yapının içerisinde yer verir. Bu noktada stratejilerinden biri, açıklık gibi görünen aynalar ve aynayla karıştırılabilecek açıklıklar yaratmaktır. Steiner Evi’nin (Viyana, 1910) yemek odasında opak bir pencerenin hemen altına yerleştirilen ayna oldukça gizemlidir. Burada pencere yalnızca bir ışık kaynağıdır. Göz seviyesine yerleştirilmiş olan ayna, bakışı içeriye, yemek masasının hemen üstündeki lambaya ve büfe üzerindeki nesnelere geri döndürür. Loos’un aynaları gerçeklik ile yanılsama, gerçek ile sanal arasındaki oyunu teşvik eder, böylece içerisi ile dışarısı arasındaki sınırın statüsünün altını oyar. İçeri kabul edilen yansımalarla, dışarının varlığı içeride hissedilir fakat göz dışarı çıkmaz, mutlak kontrol dahilinde içeride dolaşır. İç-dış sınırının yarattığı gerilim ekseninde gelişir yapının kurgusu.

“LOOS, YAPILARINI BİR TİYATRO SAHNESİ GİBİ KURGULAR”

Loos, yapılarını bir tiyatro sahnesi gibi kurgular. Bunu yükseltilip alçaltılmış farklı kotlardaki döşemelerle gerçekleştirir. Sahne evin en mahrem ve bütün kontrolü öznesinde toplayan yeridir. Bu mekân aynı zamanda dışarıdan gelenin karşılandığı ana mekândır. Klasik ayrımın karmaşıklaşması durumu bundan dolayıdır. Amaçlanan bireyin saklanması değildir, kontrollü bir durum oluşturulmasıdır. Mahremiyetin denetimle elde edilmeye çalışılması, dış dünyada hissedilemeyen güven duygusunun oluşmasına zemin sağlamaktan ibarettir.

Loos’un evlerinde göz, dış dünyaya arkasını dönen iç mekâna yönlendirilmiş, ama bakışın öznesi ve nesnesi yer değiştirmiştir. Josephine Baker Evi’nde en mahrem mekân -yüzme havuzu, duyumsal mekânın paradigması- evin merkezini işgal eder ve aynı zamanda ziyaretçinin bakışının odağıdır.

LE CORBUSİER’İN UFKA AÇILAN PENCERESİ

“Var olmanın tek bir koşulu var, o da görmek” diyen Le Corbusier’in iç ve dışın birlikteliğine yaklaşımını anlatır mısınız? Pencereler Corbusier için yapının dışarı açılan gözleridir diyebilir miyiz?

Le Corbusier kendisini “Görme konusunda uslanmak nedir bilmeyen biriyim ben ve öyle de kalacağım” sözleriyle ifade eder. Corbusier’in bu ifadesini yapılarında da oldukça net bir şekilde görmemiz mümkündür. Neredeyse tüm yapılarında ufka açılan seyre dair bir nokta varsa orada muhakkak dışarıya bakan bir göz, bir pencere açıldığını görürüz. Böylelikle tasarımcı “dış” olanın “içeri”den görünmesini ve aynı zamanda “dış”ın “iç”e dahil olmasını sağlar.

Corbusier’in yatay pencereleri ile manzara havada yüzer, zeminle bağlantısı yoktur. “Evden görünen kategorik bir manzaradır.” Manzarayı çerçeveleyerek ev, manzarayı bir kategoriler sistemi içine yerleştirir. Ev bir sınıflandırma düzeneğidir; manzaraları toplayarak sınıflandırır. Ev bir fotoğraf çekme sistemidir. Fotoğrafın doğasını belirleyen penceredir. Corbusier, evi doğaya yerleştirilmiş bir fotoğraf makinesi olarak görür. Bu fotoğraf makinesinin merceği ise penceredir. Doğadan kopuktur ve hareketlidir. Villa Savoye bu yaklaşımın görüldüğü yapılardan biridir.

Le Corbusier’e göre evi ev yapan -ev gibi bir mekânın geleneksel anlamda oluşturulmasından ziyade- görüş alanının evcilleştirilmesidir.

“YAPI DIŞARIDAKİ GÖRÜNTÜYÜ İÇERİYE ALMAK İSTER”

Loos’un yapılarında kullandığı pencereler aydınlanma ve havalandırma için vardır. Bu nedenle konumları çoğunlukla göz seviyesinden yukarıda, dışarısı ile görsel bir ilişki kurmayacak noktalarda konumlandırılmıştır. Le Corbusier, Loos’un dış dünyaya açılan pencereler ve dış ile ilişki konusundaki yaklaşımını, yapının konumlandığı yere bağlı olabileceği düşüncesiyle açıklar. Yapı sıkışık bir düzen içerisinde yer alıyorsa elbette o sevimsiz ve itici ortamdan izole olup kendi içine dönmek, mahremiyetini korumak isteyecektir; ancak bir tablo olarak değerlendirilebilecek bir manzara, görüntü içerisinde konumlandırılmış yapı için durum farklılaşır. Bu durumda yapı dışarıdaki görüntüyü içeriye almak ister.

Loos’un penceresi manzarayla ışıklandırmayı birbirinden ayırırken, Le Corbusier’inki havalandırmayı (kendi deyişiyle “nefes almayı”) bu iki “ışık” formundan ayırır. Corbusier’e göre pencere ışık vermek içindir, havalandırmak için değil; havalandırmak için makineler kullanılır, bu mekanik olandır, fiziktir. Yatay pencereler dışarıya açılan çerçevelerdir. Çerçeveler bakışı sağlar ve görüntüyü yapıntının içerisine alır. Bu noktada daire öznenin kullandığı bir fotoğraf makinesidir ve içinde yaşayan kişi ile dış dünya arasındaki yapıntıdır.

ETKİN GÜN IŞIĞI KULLANIMINDA PENCERE

Binaların gün ışığıyla aydınlatılması sağlık, mekânsal kalite ve konfor için kuşkusuz çok önemli. Binaların sürdürülebilirliğinde de gün ışığından yararlanmak önemli bir kriter. Doğal aydınlatmada temel kaynak olarak gün ışığı kullanımıyla neler hedefleniyor?

Hacimlerin gün ışığıyla aydınlatılmasındaki ana hedefler; gün ışığının etkin kullanımı, düzgün bir aydınlığın sağlanması, direkt güneş ışığından korunarak kamaşma kontrolü, dış çevreyle görsel ilişki, iklim ve gürültü kontrolü gibi diğer fiziksel çevresel olgulara uyumlu bir tasarımın gerçekleştirilmesiyle yapma aydınlatma, ısıtma ve soğutma yüklerinin azaltılması olarak sıralanabilir. Bu hedefler, iklim bölgesinin özellikleri, binanın işlevi ve kullanım saatleri gibi değişkenlere bağlı olarak farklı önceliklere sahip olabilir.

GÜN IŞIĞI BİYOLOJİK SAATİMİZİ ETKİLİYOR

Güncel çalışmalar, gün ışığının görme eylemi için gerekli aydınlığı sağlamanın yanı sıra insan vücudunda çok çeşitli ve önemli biyolojik etkilere de neden olduğunu kanıtlıyor. Gün ışığının biyolojik ritmi düzenleyici özellikleri insan sağlığı için oldukça önemlidir. Biyolojik ritimlerin içinde en önemlilerinden biri ışık ihtiyacı ve ortamdaki aydınlıkla orantılı olarak vücudumuzun uyuma-uyanıklık, acıkma, vücut sıcaklığı ve bütün hormonal üretimleri gibi fizyolojik eylemleri günlük olarak bir döngü şeklinde yapmak, kontrol etmek, düzenlemek ve devam ettirmekle görevli olan sirkadiyen ritmidir. Yeterli miktarda alınan gün ışığının, sadece görsel veriyi elde etmeyi sağlamakla kalmayarak vücudun biyolojik saatini etkilediği, dolaşım sistemini uyardığı, D vitamini üretimini artırdığı, kemiklere kalsiyum geçişini yükselttiği, seratonin, dopamin (mutluluk hormonu), kortizol (stres hormonu), melatonin (uyku hormonu) seviyelerini de kontrol ettiği ortaya konmuştur.

Görsel konforu etkileyen psikolojik performans parametreleri genel olarak; gün ışığını mekânda görme isteği, dış görüş (görsel olarak iç mekânın dış mekânla bağlantısı olma isteği), mahremiyet, hacim ve yüzeylerin görünümlerine ilişkin istekler olarak sınıflandırılabilir.

İstenilen aydınlık düzeyini sağlamayı amaçlayan gün ışığı açıklıklarından pencereler, gün ışığı performansına nasıl etki ediyor?

TS EN 17037 Binalarda Günışığı Standardı, mekânlarda gün ışığının minimum performansını tanımlamaktadır. Bu standart, gün ışığının herhangi bir tipolojideki binanın aydınlatma gereksinimlerine önemli derecede katkısının olması gerektiğine işaret ederek, pencere ve çatı ışıklıklarının yıl boyunca yeterli gün ışığını sağlamak üzere uygun boyutlandırılmasına ilişkin bilgileri içerir.

Gün ışığının etkin kullanılmasına yönelik uygulanan stratejilerin başında binanın yönlendirilmesi ve pencerelerin baktığı yön gelir. Güneşin yıl ve gün boyunca değişen hareketine bağlı olarak cepheye gelen güneş ışığı devamlı olarak farklılaşır. Bu nedenle binanın yönlendirilişine bağlı olarak cephelerin maruz kaldığı güneş ışığı da farklıdır.

Gün ışığı açıklıklarının yönelimi iç ortam konfor koşullarının sağlanmasında ve gün ışığının mekân içerisinde dağılımında önemli bir etkiye sahiptir. Türkiye’nin de yer aldığı Kuzey yarımkürede, kuzeye bakan açıklıklardan sadece yaygın gök ışığının alınmasıyla mekân gün boyunca genellikle sabit bir ışıkla aydınlanır. Açıklıkları güneye bakan doğu-batı aksındaki bir bina için ise yaygın gök ışığına ek olarak direkt güneş ışığının da etkisiyle değişkenve dinamik bir aydınlatma sağlanır. Bu nedenle gün ışığı performansının ve güneşten kaynaklı ısı kazancının gün ışığı açıklığının yönlenmesine bağlı olduğu görülür.

Cephe tasarımına bağlı olarak iç mekân gün ışığı performansını etkileyen en önemli parametrelerden biri pencere boyutudur. Bu, genellikle pencere alanının pencerenin üzerinde yer aldığı duvar alanına oranını ifade eden saydamlık oranı kavramıyla ifade edilir. Bu konuda yapılan çalışmalarda genişliği yüksekliğine oranla daha fazla olan ve çalışma düzlemi (genellikle döşemeden yaklaşık 0.80 metre yükseklikteki yatay düzlem) üzerinden başlayan pencerelerin, pencerelerden beklenen performansa ilişkin genel koşulları sağlaması bakımından uygun sonuçlar verdiği görülür.

YANAL PENCERELER VE ÇATI IŞIKLIKLARI

Pencerelerin hacmin tek duvarında ya da birden fazla duvarda yer almasına yönelik kararlar bina tasarımının konsept aşamasında verilmelidir. Parıltı farklılıklarını azaltmak ve gün ışığının iç mekândaki homojen dağılımını artırmak için birden fazla duvarda yanal pencerelerin tasarlanması uygundur. Pencerelerin duvarda yer aldığı konum da gün ışığı miktarını ve hacimdeki dağılımını etkiler. Genel bir kural olarak duvar üzerinde yüksekte konumlanan pencereler hacmin derin bölgelerine daha fazla gün ışığı iletmektedir. Ancak pencere yüksekliğine karar verilirken dış görüşün sağlanabilmesine de dikkat edilmelidir.

Büyük hacimlere gün ışığı sağlayabilmek amacıyla tavandan gün ışığı alınabilmesini amaçlayan çatı ışıklıkları, yanal pencerelere göre hacimlerde daha düzgün yayılmış bir gün ışığı aydınlığının gerçekleşebilmesini sağlar. Pencerelerde olduğu gibi çatı ışıklıklarında da güneşin direkt etkisinin kontrol edilmesi hem istenmeyen ısı kazançları hem de kamaşma sorununun önlenmesinde önemli bir tasarım kriteridir. Bu amaçla uygun detayların geliştirilmesi, çatı ışıklıklarının opak ve saydam yüzeylerinin güneşin konumu dikkate alınarak belirlenmesi ve sabit veya hareketli güneş kontrolü çözümlerinin geliştirilmesi önemlidir.

IŞIK YÖNLENDİRİCİLERİ

Doğal aydınlatmanın sağlanmasında gün ışığı açıklıkları eksik/yetersiz kalabiliyor. Bu noktada pencereye yapılacak hangi uygulamalar gün ışığının etkin kullanımına olanak veriyor?

Hacimlerde istenen aydınlık düzeyini sağlamak amacıyla gün ışığından daha etkin yararlanmayı hedefleyen gelişmiş doğal aydınlatma sistemleri uygulanır. Bu sistemler ışığın yönlendirilmesi ve hacim içerisindeki etkinliğinin artırılmasını sağlar.

Işık rafları, pencerenin iç veya dış yüzeyine yerleştirilen yatay veya yataya yakın elemanlardır. Gün ışığını tavana yansıtarak, tavandan yansıyan ışıkla hacmin derin bölgelerine ulaşan ışık miktarını artırır ve böylelikle daha düzgün bir gün ışığı dağılımı sağlar. Dışgörüşün sağlanması için ışık rafının göz hizasının üzerinde bir yüksekliğe yerleştirilmesine dikkat edilmelidir.

Panjur ve jaluzi sistemleri çok sayıda yatay, düşey veya eğimli ışık yönlendirici yüzeylerin bir araya gelmesiyle oluşur. Dış ve iç mekânda veya pencere camının iki cam katmanının arasında konumlandırılabilir. Yüzeylerin açısına bağlı olarak dış görüş tamamen veya kısmen kesilir.

Prizmatik paneller, gün ışığının yönlendirilmesi veya etkisinin azaltılması için kullanılan saydam akrilik malzemeden üretilen, kesiti testere dişi gibi görünen ışık yönlendiricilerdir. Dış görüş istenildiği durumda ikinci bir pencere tasarlanması gerekir. Genellikle güneş ve gök ışığını iç mekânın tavanına yönlendirerek doğal ışığın hacmin derinliklerine ulaşmasını sağlar.

Diğer bir gelişmiş aydınlatma sistemi olan lazer kesim paneller, ince akrilik panel içine lazer kesikler atılarak üretilir. Paneller saydam görünümü sayesinde dış görüşe izin verir, ancak üzerindeki kesiklerden dolayı görüntüde sınırlı olarak bozulma oluşur. Bu nedenle çoğunlukla dış görüş pencereleri olarak kullanılmaz.

Işık tüpleri, iç yüzeyi film kaplanarak ışık yansıtıcılığı yüksek hâle getirilmiş doğal ışık ileten sistemlerdir. Binanın gün ışığının girmesi mümkün olmayan kısımlarına gün ışığını ulaştırmak için kullanılır.

Anidolik tavan sistemleri, gelişmiş ışık yönlendiricilerdir. İç mekânda gün ışığı dağılımının düzgünlüğünü artırır.

Bunu pencere önündeki güneş ışığı kaynaklı aydınlık düzeyini düşürüp mekânın arka kısımlarında karanlıkta kalmış bölgelerin aydınlık düzeyini artırarak yapar. Daha düzgün bir aydınlatma sağlandığı için kamaşma riskini de azaltır.

Pencere camının ışık geçirgenlik değeri alınan gün ışığı miktarını nasıl etkiliyor?

Camların binalarda kullanımı güneş ışınımının kontrolü, gün ışığının kontrollü olarak içeriye alınması, güneş ışınımından ısı kazancı sağlanması, dış görüşün sağlanması ve güneş ışınımının hacimlerde yarattığı ısıtıcı etkinin kontrolünü amaçlar.

Camın ışık geçirgenlik değeri (VT), doğrama özellikleri ve camın kirliliği görsel konfor ve aydınlatma enerjisi korunumu açılarından önemlidir. Tipolojilere göre camlardan beklenen performans kriterleri ve kullanılan cam türleri farklılık göstermekle birlikte genel olarak kullanılan cam türleri; normal-düz camlar, renklendirilmiş camlar, film kaplamalı camlar, ısı korunumlu camlar ve aktif sistemli camlardır. Konut yapılarında genellikle geleneksel düz camlar, (günümüzde kullanımı en fazla olan) ısı korunumlu camlar ve son zamanlarda enerji etkin yaklaşımlarla birlikte özellikle büyük projelerde spektral seçici camlar kullanılır.

SEÇİCİ VE DİNAMİK CAMLAR

Spektral (tayfsal) seçici camlar, camın gün ışığı geçirgenliğini olabildiğince yüksek tutabilmek amacıyla yalnızca elektromanyetik spektrumun görülemeyen bölümü için etkili olan bazı özel boya ve kaplamalar kullanılarak oluşturulur. Low-E camlar olarak da bilinen bu camlar, görülebilen ışınları olabildiğince geçiren fakat kızılötesi ve morüstü ışınları büyük oranlarda yutan veya yansıtan camlardır.

Fotovoltaik ve elektrokromik camlar, termokromik camlar, gazokromik camlar olarak tanımlanan dinamik camların kullanımıyla başka bir elemana gereksinim duyulmadan güneş kontrolü sağlanabilir.

Pencerelere uygulanan güneş kontrol sistemlerinin işlevleri ve türleri hakkında da bilgi verebilir misiniz?

Güneş kontrol sistemlerinin (gölgeleme elemanlarının) başlıca işlevi, direkt güneş ışığını engelleyerek kamaşmayı önlemektir. Gölgeleme elemanlarının tasarımı yapılırken iklim koşulları, görsel konfor, güneş ışınımından kaynaklı ısı kazancı, estetik beklentiler, bakım-onarım gibi birçok parametre ele alınmalıdır.

Yatay, düşey veya bu elemanların kombinasyonu olan kafes sistemler şeklinde yapı yüzeyine uygulanabilen sabit gölgeleme elemanları, yapının kendi bileşenlerinden yatayda çatı saçakları, balkonlar ve döşemelerin konsol olarak uzatılması şeklinde, düşeyde ise özellikle çok katlı yapılarda kolonlardan yararlanılarak oluşturulabilir. Bitkiler de dış ortam gölgeleme elemanları olarak kullanılabilir. Genel olarak panjurlar, tenteler, jaluziler ve storlar olarak sıralanan ayarlanabilir gölgeleme elemanları ise enerji korunumunu ve görsel konfor koşullarını sağlaması ve estetik açıdan getirdiği olanaklarla pek çok biçimde kullanılabilir.

GÜL DEMİRDAŞ – TOKİ Haber Dergisi

TOKİ Haber
TOKİ Haber

Sinan’ın eserlerindeki dahiyane kurgu

Mimar Sinan'ın yapılarında strüktür-mekân kullanıcı ilişkisini inceleyen Doç. Dr. Didem Erten Bilgiç, mimarın yükü zemine aktarmada geliştirdiği baldaken sistemi ve kubbe inşa etmedeki üstünlüğünü anlatıyor…
Mimar Sinan’ın yapılarında strüktür-mekân kullanıcı ilişkisini inceleyen Doç. Dr. Didem Erten Bilgiç, Sinan’ın, mimarın yükü zemine aktarmada geliştirdiği baldaken sistemi ve kubbe inşa etmedeki üstünlüğünü anlatıyor… Doç. Dr. Didem Erten Bilgiç Kocaeli ÜniversitesiMimarlık ve Tasarım Fakültesi İç Mimarlık Bölümü Mimarlıkta strüktür kavramını açıklar mısınız? Strüktür, insanın yapı yapma serüveninde nasıl bir gelişim izliyor? Bu gelişimde Pantheon, Ayasofya ve Floransa Katedrali şüphesiz önemli bir yere sahip, öyle değil mi? Mimarlıkta strüktürü, “bir yapıyı oluşturan tüm ögelerin, yer çekimi ve diğer kuvvetlere karşı biçimini koruyabilmesini sağlayan ilişkilerin tümüdür ve soyut bir kavramdır” şeklinde tanımlayabiliriz. Mimari alanda strüktür insanların barınma ihtiyacıyla ortaya çıkmıştır. Yeryüzünde var olan canlı veya cansız her şey gibi insan da yerçekimi, rüzgâr, deprem ve benzeri doğal etkilere karşı direnmek zorundadır. Kendine barınacak yerler yapmayı hedefleyen insan ilk olarak hazır bulduğu mağara ve kovuklara yerleşmiş ve yaşadığı mekânları oyarak şekillendirmeye başlamıştır. Ayrıca doğada bulduğu büyük kayaları dikerek ilk yapılarını, yani menhirleri oluşturmuştur. Daha sonra taşları üst üste dizerek yaptığı dolmenler görülmeye başlanmıştır. İlk yapı yapma eyleminin karşılığı olarak kabul edilen menhir ve dolmenler, zamanının ileri teknolojisini temsil ederken artan sosyal ilişkiler ağı kapalı alan ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Doğadan en kolay elde edilen ve en uzun ömürlü malzeme olan taş, kendine

Anadolu’nun kapı tokmakları

Geleneksel Anadolu evlerinin kapı tokmakları, işlevsel bir amaca hizmet etmenin yanında Anadolu'nun yaşam tarzını, sanat zevkini ve zanaat inceliklerini yansıtıyor.
Geleneksel Anadolu evlerinin kapı tokmakları, işlevsel bir amaca hizmet etmenin yanında Anadolu’nun yaşam tarzını, sanat zevkini ve zanaat inceliklerini yansıtıyor. Anadolu’da yakın geçmiş yaşamın izlerini sürebilmek için en önemli verilerden birisi mimari mirastır. Mimari bize sadece yapılı çevre hakkında fikir vermekle kalmaz, aynı zamanda kültürel ve sosyoekonomik alanda da pek çok ipucu verir. Bu sebeple mimari mirasın belgelenmesi hem mimarlık tarihi bilimine katkı sunacak hem de gelecek kuşaklar için sağlam bir başvuru kaynağı olacaktır. Mimari mirasımızın önemli bir parçası olan geleneksel konutlar, kültürümüzün özünü taşıyan, bunu bize ve gelecek nesillere aktaracak olan en önemli varlıklarımızın başında gelir. Kültürümüzün kaybolmaması için bu konutların özenle korunması, bu ülkede yaşayan her bireyin görevi olmalıdır. Y. MİMAR GÖKÇEK BOYRAZ DIŞ KAPILAR CEPHE SÜSLEMELERİNİN VAZGEÇİLMEZİ Anadolu şehirlerinde çok sık gördüğümüz, genellikle 19. yüzyıla tarihlenen geleneksel konutların cephe süslemelerinin vazgeçilmez ögelerinden biri de dış kapılardır. Evlerin sokakla ilişkisini sağlayan dış kapılar, mahrem olanı umumi olandan ayıran, hem özel hem tüzel sayabileceğimiz yapı elemanlarıdır. Evlerdeki kapılar bir avlu kapısı olabileceği gibi doğrudan evin taşlığına açılan bir kapı da olabilir. Cephede bulunma konumları, cepheyle aynı yüzeyde veya cepheden içe çekilmiş durumdadır. Konut mimarisinde cepheden dışa doğru çıkan kapılara çok rastlanmaz. Kapıda bekleyen kişilerin hava şartlarından etkilenmemesi için cepheden

Çağın malzemesi: Kompozit

Yüksek katma değerli ürünlere dönüşen kompozit malzeme, yüksek mukavemet, düşük yoğunluk, kolay şekil alma gibi özellikleriyle yapı sektörünün vazgeçilmezi oldu.
Günümüzde yüksek katma değerli ürünlere dönüşen kompozit malzeme, yüksek mukavemet, düşük yoğunluk, kolay şekil alma gibi özellikleriyle yapı sektörünün pek çok uygulama alanında tercih ediliyor. Eski çağlardan bu yana ahşap, kum, toprak ve maden gibi doğadaki temel malzemeler kullanılarak beton, cam, tuğla, seramik gibi ürünler geliştirildi. Teknolojinin ilerlemesiyle ürünler daha da gelişirken temel malzemelere son yüzyılda kompozit eklendi. Kompozit, Fransızcadan dilimize geçen bir kelime. Kompozitin ilk tanımı “karma”, ikinci tanımı mimarlık terimi olarak “değişik tarzları bir araya taşıyan” olarak ifade ediliyor. Dolayısıyla kompozit malzeme, genellikle farklı özelliklere sahip olan iki veya daha fazla malzemenin kontrollü koşullar altında ve belirli oranlarda birleştirilmesiyle elde ediliyor. Karışıma giren ürünler birbirine karışmıyor; kendi kimyasal, fiziksel ve mekanik özelliklerini koruyor. Bileşenlerden ana malzeme “matris”, diğeri ise “takviye elemanı” olarak adlandırılıyor. Kompoziti oluştururken kimi zaman katkı ve dolgu maddelerine de ihtiyaç duyuluyor. Matris malzemeler genellikle polimer, metal, metal alaşımlı veya seramik gibi malzemelerden; takviye elemanları ise çelik, karbür, aramid, naylon gibi malzemelerden (lif, tabaka veya parçacık biçiminde) oluşuyor. Kompozit malzemeler konusunda çalışması bulunan Y. Mimar Fikriye Filiz Arduç, “Kompozit Malzemeler” isimli araştırmasında, kompozitleri doğal ve yapay olarak iki gruba ayırıyor. Doğal kompozitler içinde ahşap ve kemik yer alıyor. İnsan yapımı olan yapay kompozitlerin ilki kerpiç, ardından