İstanbul’da Jugendstil sanat akımıyla inşa edilen yapılar

Klasizm'in tarihselciliğine karşı bir arayışın sonucunda ortaya çıkan Jugendstil sanat akımı, İstanbul'da boğaz kıyılarının yanı sıra Beyoğlu ve Kadıköy'de de sıradışı örnekler bıraktı.

Jugendstil ya da genel adıyla Art Nouveau, Klasizm’in tarihselciliğine karşı bir arayışın sonucunda ortaya çıkmış ve bir dünya sanatı olmuştur” diyen Doç. Dr. Deniz Demirarslan, Jugendstil sanat akımının özelliklerini Letonya’nın başkenti Riga’daki binaların dış cephe ve iç mekân tasarımları üzerinden anlatıyor. Demirarslan, Jugendstil sanat akımının ülkemizdeki örneklerini de sıralıyor.

Doç. Dr. Deniz Demirarslan
Kocaeli Üniversitesi, Mimarlık ve Tasarım Fakültesi, İç Mimarlık Bölümü

Jugendstil akımı nasıl ortaya çıktı anlatır mısınız?

Jugendstil, Almanca “Genç Üslup” anlamını taşımaktadır. Esasen 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan ve dünyaya egemen olan Jugendstil, sanat tarihindeki genel adıyla Art Nouveau akımının öncüleri, Sanayi Devrimi’nin de etkisiyle endüstriyel teknolojilerin ve özellikle yapı alanında yeni malzemelerin ve uygulama yöntemlerinin sunduğu olanaklardan yararlanarak ve tasarımlarını özenli bir işçilikle birleştirerek estetik uyumu yakalamayı amaçlamışlardır.

Jugendstil ya da Art Nouveau, sadece bir mimari akımı değildir. Mimari, iç mimari, mobilya, grafik, ürün, mücevher ve moda tasarımı gibi pek çok alanda etkili olan biçim ve süslemenin olağanüstü uyumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hatta ünlü Titanic gemisi de sadece iç mekânıyla değil, gemi inşa tekniğiyle döneminin ve üslubun özelliklerini yansıtmaktadır.

Sanat anlayışı bakımından oldukça karmaşık bir dönem olan 19. yüzyılda özellikle dekorasyonu, iç mekânı ve mobilyayı etkileyen yeni arayışlar içinde olan ve estetiği doğada arayan sanatçıların çalışmalarıyla doğan bir akımdır. Stil birçok farklı alandan sanatçıyı bir araya getirmiş, birçok sanatçının birleştiği bir teknik hâlini almıştır. Görüldüğü ülkelerde farklı isimler almış, farklılıklar üslup özelliklerindeki ayrıntılarda da kendini göstermiştir. Örneğin Fransa’daki örneklerde Fransız Rokoko üslubunun özellikleri görülmektedir. İngiltere’de Arts and Crafts hareketiyle birlikte tasarımlarda kendini göstermiştir. İskoçya’da ise Japon süsleme sanatından etkilenmiştir.

Jugendstil en parlak dönemini 1890-1914 yıllarında yaşamış ve Avrupa’nın önemli kentlerinde eserler bırakılmıştır. Bu yeni akım öncelikle sanayileşmiş, yeni üretim biçimini geliştirip sahiplenmiş ülkelerde görülmüştür.

Bu stilde nasıl bir estetik anlayış ve uyum var?

Akımın estetik anlayışını genel süsleme özellikleri oluşturmaktadır. Mimariden ürün tasarımına dek her alanda görülen ortak özellikleri; duyumsal çizgiler, belli belirsiz hafif, uçuşan, yumuşak kıvırcık saçlı kadınsı figürler, akıcı hareketler, bitkisel eğriler ve söğüt yaprakları, kıvrılan dalgalar ve uçuşan dumanlardan oluşan motiflerdir. Ancak eğrisel çizgilerin egemen olduğu süslemelerin ve biçimlerin yanı sıra geometrik ayrıntılar da göze çarpmaktadır. Fransa, Belçika, Almanya ve İtalya’da kıvrımlı hatlardan oluşan çizgiler görülürken, İskoçya’da ve Avusturya’da çizgiler düzleşmiş ve geometrik biçimlenme görülmüştür.

Bitki formları stilize ve tabiatçı bir şekilde kullanılmıştır. Zambak en çok tercih edilen çiçek motifiyken; iris, dik diken, kendir çiçekleri, bambu, nergis ve ortanca, asma yaprağı, enginar yaprağı, yosun gibi motifler sanat eserlerinde tercih edilmiştir. Bitki ve çiçek motiflerinin yanı sıra akımın karakteristik diğer konularından biri de stilize hayvan figürleridir. Kuğu ve tavus kuşu, kurbağa, kertenkele, timsah, yılan ve salyangoz tercih edilen hayvan figürlerindendir. Buna ek olarak kadın figürü Avrupa’da çok önemli bir yere sahiptir. Kadın figürleri saçlarını rüzgârla sallayarak ve 19. yüzyıl kıyafetleriyle stilize edilmiştir. Sonuç itibarıyla bu üslup, estetik anlayışını doğadan esinlenmiştir.

Doğadan esinlenen formları ve süslemeleriyle 1896-1900 yıllarında Barok, Rokoko gibi birçok sanat ve mimari akımdan esinlenen bu stil, öncelikle Uzak Doğu sanatından etkilenmiştir diyebiliriz. Japon kültürü bu akımın başlamasında etkili olmuştur. Avrupa’da Japon motiflerine olan ilginin artması sanatçı ve tasarımcıların, eserlerinde öncelikle bu motiflere yer vermesine, sonrasında ise biçimlenmede sadelik ve geometriye yönlenmesine yol açmıştır. Charles Rennie Mackintosh başta olmak üzere İskoçya’daki örneklerde Japon tasarımlarının geometrik biçimlenmesinden etkilenilerek mekân, mobilya ve ürün tasarımlarının gerçekleştirildiği görülmektedir.

İspanya’da ise Gaudi’nin eserlerinde Gotik etkisi açıkça kendisini göstermektedir. “Gotik akımı taklit ya da tekrar etmemeli, sadece devam etmeliyiz” diyen Antoni Gaudi’nin yapıtlarında renkli yüzeyler, dalgalı formlar ve organik motifler Gotik mimari ve Katalan mimarisinin bir sentezi olarak kullanılmıştır. Riga’daki örneklerde ise Mısır uygarlığından motiflere ve sfenks kullanımına, Orta Çağ ve Rönesans etkilerine rastlanılmaktadır.

Genel olarak düşünüldüğünde ortak özelliklere sahip gibi gözükse de ülkelerin kültürel yapısına ve birbirleriyle etkileşimlerine göre her ülkede farklı bir karakter göstermiştir. Uluslararası bir hareket olmasına rağmen her ülkede farklı alanlarda farklı tekniklerle üslubun etkilendiği görülmektedir. Art Nouveau ismiyle Fransa ve Belçika’da Rokoko’dan etkilenmiş; demir, cam ve vitray süsleyici malzeme olarak sıklıkla kullanılmıştır. Fransa ve Belçika’daki örneklerde ferforje ve demir işçiliği önemlidir. Sanatçılar mekânlarda sis ve loşluğu parlak gün ışığına tercih etmişlerdir. Rölyefler gerek bina cephelerinde gerekse de iç mekânda önemli bir plastik dekor hâlini almıştır.

İngiltere’de Arts&Crafts Hareketi etkisiyle el işçiliği bu üslupta önem kazanırken, Almanya’da endüstri işçiliği ön planda olmuştur. Ayrıca endüstrideki seri üretime standart getirilmiş; az süslemeli, basit ve işlevsel tasarımlar ortaya çıkmıştır. Avusturya’da ise üslubun çiçek motiflerinin yanı sıra geometrik motifleri de ön plandadır. “Modern Style” adıyla görüldüğü Amerika’da açıkça Japon sanatının etkisi görülmektedir. Cam ve vitray Amerika’yı bu üslupta Lois Comfort Tiffany’nin tasarımlarıyla ön plana çıkarmıştır. Letonya gibi kuzey ülkelerinde ise mimaride tüm bu ülkelere kıyasla çok daha farklı süsleme özellikleri görülmektedir. Binaların cepheleri birer heykel gibi işlenmiştir. İspanya’da ise oldukça karmaşık ve kendine has üslubuyla şaheserler karşımıza çıkmaktadır. Katalan mimarisinin yapı geleneğinin özünüoluşturan tuğla ve seramik çok fazla kullanılmıştır.

Riga’da Jugendstil tarzının hakim olduğu binalardan bahseder misiniz?

Letonya’nın başkenti Riga bu üslup için âdeta eşsiz bir yerdir. İnsanların bu üslupla ilgili ilk aklına gelen yer Paris ya da Brüksel iken Riga’da çok daha fazla örneği bir arada görmek mümkündür. Aynı şekilde Romanya’nın başkenti Bükreş de Art Nouveau binaları açısından zengin bir şehirdir.

Riga, geçmişi Orta Çağ’a dek uzanmakla beraber 700’ü aşkın Jugendstil tarzı binanın bozulmadan günümüze dek gelebildiği ve aynı stil binaların şehir içinde aynı bölgede konumlandığı âdeta bir açık hava müzesidir. Riga’da yeni üslup, döneminin mimarisi rasyonalizmle karakterize edilmiştir. Jugendstil binalar zengin tüccar ve Rus bürokratların tercih ettiği bir stil olmuştur. Riga’daki Jugendstil binaların yarısına yakınını Riga’nın Gaudi’si olarak da ünlenen mimar Eisenstein tasarlamıştır. Riga’nın Elizabetes ve Alberta Caddelerinde mimarın 1897-1911 yıllarında tasarladığı 19 tane Jugendstil tarzı binayı görmek mümkündür. Bunlar içinde en meşhuru mimarın kendi evidir.

Binaların dış cepheleri “mascaron” isimli erkeksi maskelerle kaplanmıştır. Bazı binaların girişlerindeki Mısır sfenksleri ve bu mascaronlar, Riga’daki üslubu diğer ülkelerdeki mimaride görülen üsluptan farklılaştırmaktadır. Binaların cephelerinde oyma parmaklıklar ve dantelli balkonlarla süslenmiş farklı şekil ve boyutlara sahip dairesel ve oval pencereler bulunmaktadır. Dövme demir meşaleler ve dökme demir çitler; çatılarda tuhaf hayvanlar ve kenarlarında insan yüzleri cepheleri süslemektedir. İç mekân ve mobilyada ise üslubun genel özelliklerine yer verilmiştir.

Aslında bu üslup Riga halkı tarafından hoş karşılanmamış, benimsenmemiş, yapılar garip karşılandığı için akım kısa sürmüştür. Riga’nın kent merkezinin Orta Çağ’dan kalma güzel bir kent dokusu var. Yüzyıllar boyunca Riga, birçok tarihi olayın merkezi olmuş aynı zamanda ticaret ve kültür yollarının kesişimi üzerinde olması kent dokusunu etkilemiştir. Yoğun ve sade bir yapılanmaya sahip kentin halkı, Jugendstil üslubun mascaronlarla süslü cepheli binalarını yadırgamıştır. Hatta Mimar Gerhard Pirang bu yeni üslup için “Sadece Alberta Caddesi bu acımasız stile kurban olmuştur” ifadesini kullanmıştır. O dönem Alberta Caddesi Jugendstil üslubuna kurban verilen bir yer olarak görülüyordu. Hatta harcanan para, emek ve malzemenin boşa gittiği söyleniyor ve eleştiriliyordu.

Peki niçin yapılıyordu bu binalar?.. Mimar Mikhail Eisenstein, Gaudi’nin en sıkı rakipleri arasındaydı. Gaudi kadar cesur yapıtlara imza atmakta hiç çekinmiyordu. Eisenstein’ın yenilikçi tasarım anlayışı zengin ve bürokratlar arasında modern dünyaya açılma fikri olarak benimsenmişti. Jugendstil binalarla Orta Çağ Avrupası’ndan modern dünyaya açılmaktaydılar.

Bu stil, iç mekânda nasıl bir tasarımla kendini gösteriyor? Riga’da Mimar Konstantin Peksens tarafından tasarlanan yapının iç mekânlarını anlatır mısınız?

İç mekânda yumuşak, kıvrak çizgilerin yoğun olduğu süsleme özellikleri ön plandadır. Mobilyalar, kapılar, seperatörler gibi birçok öge, üslubun tüm özelliklerini yansıtmaktadır. Riga’daki binalar günümüzde restore edilmiştir; ancak çoğunun sadece cepheleri korunmuş, iç mekânları ise güncel olarak yeniden tasarlanmıştır. Bununla birlikte bir-iki örnek üzerinde binalarıniç mekânlarında Jugendstil özelliklerini görmek mümkündür.

Mimar Konstantin Peksens tarafından tasarlanan, Alberta Caddesi No.12’de bulunan bu binalardan birinin iç mekânı 1903 yılındaki hâliyle olduğu gibi korunmuş ve Art Nouveau Müzesi olarak 2009 yılında kullanıma açılmıştır. Cephede rölyefler, yerel bitkiler, sarmaşıklar, sincaplardan oluşan stilize motifler, cumba, balkon, sundurmalar, köşe kulesi ve masif giriş portalları dikkati çekmektedir. Bina Orta Çağ ve Rönesans mimarisinin dönemin akımıyla yeniden yorumlanması olarak tanımlanmaktadır. Binanın iç mekânında monokrom renklerden oluşan duvar ve tavan resimleri, tavanlarda kabartmalı süslemeler, egzotik bitki reprodüksiyonlu vitray pencereleri, koyu sarı, koyu yeşil ve kırmızı renklerin hakimiyeti, kadife kumaştan perdeler ve döşemelikler, Jugendstil motifli örtüler, Arts&Cratfs desenli duvar kağıtları, mekânı yansımalarıyla aydınlatan aynalar ve yerlerde, duvarlarda Türk halılarını görmek mümkündür.

İstanbul’da Jugendstil sanat akımıyla inşa edilen yapılar hangileridir?

Bu üslup bir dönem Osmanlı seçkinleri arasında, özellikle de gayrimüslim kesimde öylesine popüler olmuştur ki ünlü mimarlık tarihçisi Godfrey Goodwin, bu durumu “Art Nouveau Boğaz’a bir bahçıvan gibi indi” sözleriyle anlatmıştır. Sadece Boğaz kıyıları değil, Pera olarak isimlendirilen Beyoğlu ve Kadıköy’de günümüze dek gelebilen güzel örnekler mevcuttur. Ancak üslup her ülkede olduğu gibi ülkemizde de kendi özelliklerini eserlere katmıştır. Botter Apartmanı, Şeyh Zafir Türbesi, Mısır Konsolosluğu, Hababam Sınıfı filmi ile ünlenen Ahmet Ratıp Paşa Köşkü, Sirkeci Vlora Han, Huber Köşkü, Markiz Pastanesi ve daha nicesi… Pera Palas Oteli ise Art Nouveau’nun Oryantalizm ve Neo-klasik üsluplarla bir karışımıdır. Bu üslupla yapılmış çok sayıda ahşap ev ise modernleşme sürecinde apartmanlaşma sevdası yüzünden ne yazık ki yıkılmıştır.

Her üslubun kendine has kuralları bulunmaktadır. Jugendstil’in de kendine özgü kuralları vardır; ancak bu kurallar ülkelerin kültür ve sanat özelliklerine göre uyarlanabilmiştir. Bu açıdan Jugendstil için oldukça özgürlükçü bir üslup diyebiliriz. Tasarımcıya özgün eserler verme imkânı tanıyor. Gaudi ve Eisenstein birbirine rakip olarak gösteriliyor, birbiriyle yarışıyor ama eserlerindeki tasarım anlayışının birbirinden çok farklı olduğu görülüyor. İtalya’da bu üslubun “Liberty” yani “Özgürlük” olarak isimlendirilmesi de bundan dolayıdır. Özgün eserler oluşturmaya müsait ilkelere sahip bir üsluptur Jugendstil.

Jugendstil ya da genel adıyla Art Nouveau, Klasizm’in tarihselciliğine karşı bir arayışın, bir beklentinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Üslubun dünyaya yayılmasını sağlayan ve onu bir dünya sanatı yapan şey, sanat dünyasının ve toplumların yeni arayışlar içinde olduğu bir dönemde ortaya çıkmış olmasıdır. Akımın tüm sanatçılar için bir araya getirici karaktere sahip olması, akımı oluşturan özelliklerin özgünlüğünü ortaya koymuştur. Jugendstil, sahip olduğu özgün üslubuyla günümüze kadar gelebilen görsel değerleri çağdaş sanat dünyasına kazandırmıştır. Bu akımla birlikte süsleme bir araç değil tasarımın bir parçası hâline gelmiştir. Tasarımın el işçiliğiyle zenginleştirilerek sanat ve zanaatın birleşmesiyle geliştirilen teknik ve sanatsal özellikler günümüz tasarımlarında hâlen daha vücut bulmaktadır.

GÜL DEMİRDAŞ – TOKİ Haber Dergisi

İlgili Konular:
TOKİ Haber
TOKİ Haber

Brütalist mimaride anıtsal etki

Manisa CBÜ Kula Mimari Restorasyon Programı Öğr. Üyesi Seval Alp, malzemenin ham hâliyle kullanımına vurgu yapan brütalist mimari ile heykel arasındaki ilişkiyi değerlendirdi.
Celal Bayar Üniversitesi Kula Mimari Restorasyon Programı Öğretim Üyesi Seval Alp, malzemenin ham hâliyle kullanımına vurgu yapan brütalist mimari ile heykel arasındaki ilişkiyi değerlendirdi. Dr. Öğr. Üyesi Seval AlpManisa Celal Bayar ÜniversitesiKula Mimari Restorasyon Programı Brütalist mimarinin belirleyici özelliklerinden bahseder misiniz? Nasıl bir ortam nasıl bir mimari değişimi beraberinde getirdi? Hangi mimarların bakış açıları ya da söylemleri brütalist akıma zemin hazırladı? Brütalist mimari genel hatlarıyla 1950’ler sonrası Avrupa’da ortaya çıkan ve betonun temel malzeme olduğu ancak kendi sınırlarını geliştiren bir yaklaşımla çelik ve cam gibi malzemelerin ham hâllerinin kullanıldığı bir mimarlık akımı olarak tanımlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı sonucu ortaya çıkan şehirlerin yeniden inşası sorunu, mimarlık alanında hızlı, kolay üretilen ve ucuz bir malzeme olan betonun önemini artırdı. Beton malzeme ucuzluğu, işlenme kolaylığı ve hızlı bir şekilde binanın yapılmasını mümkün kılmasından dolayı savaş sonrası mimari alanda en çok kullanılan malzeme hâline geldi. “MİMARLIK, HAM MALZEMELER ARACILIĞIYLA DUYGUSAL İLİŞKİLER MEYDANA GETİRMEKTEDİR” Bu dönemde beton malzeme konut sorununun çözümü olurken, dönemin ünlü mimarları August Peret, Le Corbusier gibi isimlerin bu malzemeye yaklaşımları da doğal hâlinin kullanımının vurgulanması şeklinde olmuştur. Bu mimarlar, malzemenin ham hâliyle bırakılmasının modern mimarinin temel tasarım parametreleri olan yalınlık, saflık, düzgünlük gibi kavramları desteklediğinin altını çizmiş ve bu anlamda

Sinan’ın eserlerindeki dahiyane kurgu

Mimar Sinan'ın yapılarında strüktür-mekân kullanıcı ilişkisini inceleyen Doç. Dr. Didem Erten Bilgiç, mimarın yükü zemine aktarmada geliştirdiği baldaken sistemi ve kubbe inşa etmedeki üstünlüğünü anlatıyor…
Mimar Sinan’ın yapılarında strüktür-mekân kullanıcı ilişkisini inceleyen Doç. Dr. Didem Erten Bilgiç, Sinan’ın, mimarın yükü zemine aktarmada geliştirdiği baldaken sistemi ve kubbe inşa etmedeki üstünlüğünü anlatıyor… Doç. Dr. Didem Erten Bilgiç Kocaeli ÜniversitesiMimarlık ve Tasarım Fakültesi İç Mimarlık Bölümü Mimarlıkta strüktür kavramını açıklar mısınız? Strüktür, insanın yapı yapma serüveninde nasıl bir gelişim izliyor? Bu gelişimde Pantheon, Ayasofya ve Floransa Katedrali şüphesiz önemli bir yere sahip, öyle değil mi? Mimarlıkta strüktürü, “bir yapıyı oluşturan tüm ögelerin, yer çekimi ve diğer kuvvetlere karşı biçimini koruyabilmesini sağlayan ilişkilerin tümüdür ve soyut bir kavramdır” şeklinde tanımlayabiliriz. Mimari alanda strüktür insanların barınma ihtiyacıyla ortaya çıkmıştır. Yeryüzünde var olan canlı veya cansız her şey gibi insan da yerçekimi, rüzgâr, deprem ve benzeri doğal etkilere karşı direnmek zorundadır. Kendine barınacak yerler yapmayı hedefleyen insan ilk olarak hazır bulduğu mağara ve kovuklara yerleşmiş ve yaşadığı mekânları oyarak şekillendirmeye başlamıştır. Ayrıca doğada bulduğu büyük kayaları dikerek ilk yapılarını, yani menhirleri oluşturmuştur. Daha sonra taşları üst üste dizerek yaptığı dolmenler görülmeye başlanmıştır. İlk yapı yapma eyleminin karşılığı olarak kabul edilen menhir ve dolmenler, zamanının ileri teknolojisini temsil ederken artan sosyal ilişkiler ağı kapalı alan ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Doğadan en kolay elde edilen ve en uzun ömürlü malzeme olan taş, kendine

Mimari bir öge olarak pencere

Pencerenin geleneksel mimarimizde yapılara kattığı işlevsel ve estetik değer, mekân örgütlenmesine etkisi ve yapılarda gün ışığının etkin kullanımındaki rolü…
“İç” ile “dış” arasında ilişki kuran pencerelerin mimarideki yerinin incelendiği dosyada, konunun uzman isimleri pencerenin geleneksel mimarimizde yapılara kattığı işlevsel ve estetik değeri, bir sınır ögesi olarak mekân örgütlenmesine etkisini ve yapılarda gün ışığının etkin kullanımındaki rolünü anlatıyor… GELENEKSEL KIRKLARELİ EVLERİNDE PENCERE Pencerenin tarihsel serüvenini anlatır mısınız? Geçmişten günümüze nasıl bir gelişim izlemiş pencere? İnsanların ilk yaşama mekânı olan mağaralarda kullanılan boşluk, mekâna giriş ve çıkışı sağlayarak kapı ve pencere görevini birlikte görmüştür. Bu kullanım şekli insan eliyle yapılan toprakaltı oyma strüktürlerde, ilkel barınaklarda ve ilk yerleşmelerde de devam etmiştir. Bırakılan bu boşluklar, yapının içine ışık ve havanın girmesini, iç ve dışın görüş ve geçiş bakımından bağlanmasını, hacimlerin birbirleriyle ilişki kurmalarını, aynı zamanda içeride yakılan ateş dumanının dışarıya atılmasını sağlamıştır. Soğuk ve güvenlik endişesi, bu barınakların içe dönük ve olabildiğince kapalı tutulmasına neden olmuştur. Günümüze kadar ulaşan ilk pencere örnekleri anıtsal yapılarda görülmektedir. Yapı cephesinde boşluk açılması ilk olarak kapı aracılığıyla olmuş, sonrasında daha üst kotlarda pencere boşlukları açılmıştır. İlk pencere örnekleri olumsuz hava koşullarından korunma ve güvenlik endişesiyle oldukça küçük tutulmuştur. PENCERELER BAROK DÖNEMİNDE SÜSLENİYOR, RÖNESANS’TA KÜÇÜLÜYOR Mısır lahitlerindeki alçak kabartmalarda, saray ve ev tasvirlerinde küçük dikdörtgenlerden meydana gelmiş ve bir çerçeveyle çevrilmiş pencereler görülür. Roma mimarisinde pencere Bazilika,