Osmanlı’da seyir köşkleri: Cihannümalar

Osmanlı konut mimarisinde çatı arasına veya üzerine yerleştirilen cihannümalar, manzaraya hâkim olmalarının yanı sıra doğa tutkusunun da bir yansıması olarak öne çıkıyor.

Osmanlı konut mimarisinde çoğunlukla çatı arasına veya üzerine yerleştirilen cihannümalar, manzaraya hâkim olmalarının yanı sıra doğa tutkusunun da bir yansıması olarak öne çıkıyor.

Osmanlı toplumunun sokak ve konut estetiğine bakış açısını belirleyen cihannümaların, doğa tutkusunun da yansıması olduğunu söyleyen Prof. Dr. Yusuf Çetin, Osmanlı konutları, Edirne Sarayı, Topkapı Sarayı, İshak Paşa Sarayı ve Kırım Han Sarayı üzerinden geleneksel Osmanlı mimarisindeki seyir köşklerini değerlendiriyor.

Osmanlı sivil mimarisinin belirleyici özelliklerinden olan cihannüma nedir? Cihannümaların günlük hayattaki fonksiyonları ve konut kültürüne etkisini anlatır mısınız?

Cihannüma kelimesinin kökeni Farsça olup “dünyayı gören” anlamındadır. Seyir köşkleri olarak da bilinen ve Anadolu’da “Köşk Oda”, “Yıldız Köşkü”, “Kuşkondu” gibi farklı isimlerle adlandırılan cihannümalar, Osmanlı konut mimarisinde çoğunlukla çatı arasına veya üzerine yerleştirilmiş, manzaraya hâkim, cephesi veya etrafı camekânla çevrili odalara denilmektedir. Türklerin Orta Asya’da inşa ettikleri “kule ev” denilen yüksek duvarlar üzerinde kurulmuş, çevresi açık köşk tipi evin yansıması olarak ortaya çıkan cihannümalar, daha çok konutların selamlık bölümünden merdivenle çıkılan, çatı katlarında genellikle kule biçiminde, her tarafı camlı bir oda şeklindedir. Manzara seyretmek, sıcak yaz günlerinde serinlemek veya evdeki yoğun kalabalıktan kaçma köşesi olarak da kullanılan bu bölüm, farklı mimari ve süsleme özellikleriyle Osmanlı konut mimarisinin önemli bir yapı elamanını oluşturmaktadır.

Iğdır Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf Çetin

Osmanlı konut mimarisi yayılıp kök saldığı iklim, tabiat ve folklor bakımından birbirinden farklı memleketlerde çeşitli tipler meydana getirmiştir. Bu farklar, yerli malzeme ve iklim şartlarına uymak zorunluluğuyla çeşitli memleketlerin yerli geleneklerinin benimsenmesinden doğmuştur. Ancak bütün bu tiplere rağmen kendine özgü bazı karakteristikleri vardır ki bunlar her coğrafyada karşımıza çıkmaktadır. İşte Osmanlı konut mimarisini belirgin kılan bu karakteristik özelliklerden birisi de cihannümalardır. Cihannümalar farklı tipolojileri ve süsleme özellikleriyle konutu, sokağı güzelleştiren bir unsur olmasının yanı sıra geleneksel Osmanlı konut mimarisinin belirleyici bir yapı elamanı olarak XX. yüzyıl başlarına kadar varlığını sürdürmüştür.

“CİHANNÜMALARI TİPOLOJİK OLARAK ÜÇ GRUBA AYIRABİLİRİZ”

Dikdörtgen, çokgen veya dairesel planlı olarak görülen cihannümaları tipolojik olarak üç gruba ayırabiliriz. Birinci grubu çatı üzerinde tamamen bağımsız olarak inşa edilen cihannümalar oluşturmaktadır. Bu grup, çatı üzerinde kule formunda, tamamen bağımsız olarak inşa edilmiş olup pencerelerle dört yöne açılmaktadır. Geleneksel Türk evinde yaygın olarak kullanılan cihannümalar daha çok bu gruba girmektedir. Anadolu’da konak olarak nitelendirilen çok katlı ve büyük yapılarda görülen bu cihannümalar genelde çokgen veya silindirik gövdeye sahip olup çatı seviyesinden bir insan boyunu aşacak kadar yüksekliktedirler. Dört yöne açılan geniş pencerelerle manzarayı gören cihannümaların bazılarında pencere kenarlarında ahşap sekilerle oturma alanları oluşturulmuştur.

Sakarya-Taraklı’da XIX. yüzyıl sonlarından kalan Fenerli Ev, İstanbul Boğazı kıyısında 1885 yılında İtalyan mimar Sinyor Alberti’nin yaptırmış olduğu Cemil Molla Yalısı, Mardin-Midyat’ta XIX. yüzyıl sonlarından kalan Konuk Evi bu gruba giren örneklerdir.

İKLİM ETKİSİ

İkinci grubu çatının ön yüzüne inşa edilen cihannümalar oluşturmaktadır. Bunlar daha çok eğimli olan çatı sisteminin zorlaması sonucu çatının ön yüzünde inşa edilmiş olup üç taraftan, önden ve yanlardan pencerelerle manzaraya açılır. Böyle bir özel düzenlemeye sahip olmasının asıl nedeni; iklimin zorlayıcı etkisiyle çatının çok eğimli bir şekilde yapılması ve yükseltilmesidir. Karadeniz Bölgesi’nde Gümüşhane ve Trabzon evlerinde, Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erzurum evlerinde ve Balkanlarda bu tip cihannümaların yaygın olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu grubun farklı bir örneği de Doğu Karadeniz’in bazı sahil yerleşmelerinde, Rize ve Artvin evlerinde sıklıkla karşımıza çıkan, ön ve arka cephelerdeki çatı ara katının ikiz pencereli cihannüma benzeri bir oda biçiminde düzenlenmesi uygulamasıdır.

Bağımsız kule veya köşk şeklinde inşa edilen üçüncü grup cihannümalar ise daha çok Osmanlı dönemi saray yapılarında karşımıza çıkmaktadır. Bu grubun en güzel örnekleri günümüze ulaşmayan Edirne Sarayı Cihannüma Kasrı ile Adalet Kasrı, Topkapı Sarayı Adalet Kasrı, Kırım Bahçesaray Han Sarayı ve Doğubayazıt İshak Paşa Sarayı’nda görülmektedir.

EDİRNE SARAYI’NIN SEYİR KÖŞKLERİ

İlk yapımı 1450 yılında Sultan II. Murat dönemine kadar uzanan ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda tahrip olduğu için günümüze bazı kalıntıları ulaşabilen Edirne Sarayı’nda bu yapıların iki örneğine rastlanmaktadır. İlki sarayın en önemli bölümlerinden birisi olan ve Fatih Sultan Mehmet zamanında yaptırılan Cihannüma Kasrı’dır. Kasr-ı Padişah, Has Oda Köşkü, Kasr-ı Ali, Has Hazine, Mabeyn-i Hümayun gibi farklı isimlerle anılan ve bazı duvar kalıntıları günümüze ulaşabilen Cihannüma Kasrı’nın eski bir fotoğrafından mimari durumu hakkında bilgi sahibi olmaktayız. Sarayın beden duvarları üzerinde yükselen yapının kare bir kaideden sonra gövdesi silindirik bir forma dönüştürülerek üzeri konik bir külahla örtülmüştü. 7 katlı, 46 metre yüksekliğinde oldukça muazzam bir görünüme sahip olan yapının en üst katında ortası havuzlu bir odası bulunuyordu. Bir seyir köşkü olarak kullanılan bu odanın duvarları üzerinde dört yöndeki muhteşem manzaraya açılan dikdörtgen pencereleri bulunmakta idi.

Edirne Sarayı’nın bağımsız seyir köşkü mahiyetindeki bir diğer yapısı da Adalet Kasrı’dır. Cihannüma Kasrı’nın sağ tarafında bulunan Adalet Kasrı, 1562 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış. Yapı, kare planlı ve üç katlı olarak inşa edilmiş olup içten kubbe, dıştan piramidal bir külah ile örtülmüştür. Harap hâlde iken son yıllarda onarılan kulenin üstündeki oda eski resimlerine göre yeniden inşa edilmiş, tepedeki külah yeniden yapılmış; ancak odanın iç mimarisi ele alınmamıştır. Tamamen kesme taştan inşa edilen kulenin içinden çıkılan ahşap bir merdiven üstteki kasra ulaşılmakta idi. Üst katta konsollara oturmak suretiyle hafifçe dışarı taşan kasrın bu katının ortasında mermer bir selsebil bulunmaktadır. Bu katın duvar yüzeyinde yer alan pencereler etraftaki muhteşem manzaraya açılmıştır.

ADALET KULESİ’NDEN İSTANBUL’U GÖZLEMLEMEK

Bağımsız seyir köşkü örneğinin görüldüğü bir diğer Osmanlı sarayı ise İstanbul Topkapı Sarayı’dır. Saray’da bulunan Adalet Kasrı, Fatih Sultan Mehmet döneminde bağımsız kule şeklinde bir bina olarak yapılmıştır. Sarayın tek kulesi olan bu yapıya devlet adaletinin buradan dağıtılmasından dolayı “Adalet Kulesi” denilmiştir. Bütün İstanbul’un muhteşem manzarasının gözlemlenebildiği bu kulenin tek girişi harem kısmında bulunmaktadır.

HAN SARAYI’NIN “ŞAHİN KULESİ”

Osmanlı saray mimarisinin etkilerini taşıyan Kırım Bahçesaray’daki Han Sarayı, bağımsız kule formunda seyir köşküne sahip bir diğer önemli yapıdır. 1503 yılında Kırım Hanı Mengli Giray tarafından yapımına başlanan saray, daha sonraki dönemlerde eklemeler yapılarak bugünkü hâline kavuşmuştur. Sarayın özellikle II. Selamet Giray zamanında (1740-1743) İstanbul’dan getirilen usta ve malzemenin yardımıyla daha geniş biçimde inşa edildiği bilinmektedir. Bu yeniden inşa faaliyeti sırasında yapı çok belirgin bir Osmanlı karakteri kazanmış, daha sonra yapılan pek çok değişikliğe rağmen bu karakterini korumuştur.

Sarayın harem bölümünün doğusuna, ana avluyu çevreleyen duvarın dış yüzüne yaslanmış vaziyette inşa edilen ve Şahin Kulesi olarak da anılan seyir kulesi, kare bir taş temel üzerinde yükselen sekiz köşeli bir yapıya sahiptir.

İSHAK PAŞA SARAYI’NIN GELENEKSEL DİLİ CİHANNÜMALARA DA YANSIYOR

Osmanlı saray mimarisinin âdeta özetlenmiş bir örneği olan ve Osmanlı sivil mimarisine ait birçok özelliği bünyesinde barındıran İshak Paşa Sarayı’nda (1784), oda, taşlık, hamam, mutfak, konsollu cumba gibi birçok mimari elemanda görülen geleneksel düzenleme biçimi, “Cihannüma”, “Seyir Köşkü” veya “Kuşkondu” gibi farklı adlarla anılan mimari elemanlarda da kendini göstermektedir. Fransız Araştırmacı Charles Texier’in 1842 tarihli saraya ait bir gravüründe harem bölümünün üzerinde görülen bir seyir köşkü ve güney köşede bir seyir kulesi görülmektedir. Sarayın üst katı tamamen ortadan kalktığı için günümüze ulaşmayan bu seyir köşkü, mevcut harem taçkapısının üzerinde, sivri kemerli nişler içine alınmış dikdörtgen çerçeveli üç pencereyle avluya bakmaktadır. Gravürden anlaşıldığı kadarıyla üst kattan kademeli kalın silmelerle ayrılan ve bir çekme kat biçiminde tasarlanan bu bölümün ortasında yükselen seyir köşkünün beden duvarları bir sıra mukarnas dizisiyle sonlanmaktadır. Seyir köşkünün üzeri yukarı doğru kademeli bir biçimde giderek daralan tekne tonozlarla örtülü olup dört köşesinde ve tepesinde birer dekoratif küçük kule görülmektedir. Bu seyir köşkü, doğu cepheye açılan üç geniş penceresiyle hem sarayın büyük bir bölümünü, hem de karşıdaki muhteşem manzarayı izlemeye elverişli bir konumda inşa edilmiştir.

GÖZ SEVİYESİNDEKİ PENCERELER

Texier’in aynı gravüründe doğu duvarın güney köşesinde medrese kulelerine benzer prizmatik gövdeli bir kule de dikkat çekmektedir. Dikdörtgen pencerelerle manzaraya açılan bu kule de günümüze ulaşmamıştır. Saray Camisi’nde, üst örtünün üç köşesinde ve düz bir teras biçimindeki medrese üst örtüsünün kuzey yöndeki iki köşede beş adet kule daha bulunmaktadır. Bu kulelerden cami kubbesinin üç köşesinde bulunanlar, bir insanın içerde ayakta rahat bir şekilde durabileceği ve etrafı seyredebileceği bir genişliğe sahip olup cami kubbesiyle estetik bir uyum sağlamanın yanı sıra dört yöne açılan pencereyle seyir amaçlı olarak da kullanılmışlardır. Medrese terasının kuzeydoğu ve kuzeybatı köşelerinde bulunan kare planlı ve üzerleri piramidal külahla kapatılmış olan kuleler ise yuvarlak kemerli birer giriş kapısına sahiptir. Giriş kapılarının üzerleri öne taşan kademeli konsollar şeklindeki silmelerle teşkilatlandırılmış olup silmelerden sonra kare planlı piramidal külaha geçilmiştir. Kulelerin iç kısmı bir insanın otururken göz seviyesindeki pencerelerden muhteşem manzarayı izleyebileceği bir mekân düzenlemesine sahiptir.

AHŞAP, KALEMİŞİ, ÇİNİ VE TAŞ SÜSLEMELER

Seyir köşklerinin süsleme ve bezemeleriyle ilgili neler söylersiniz?

Konut mimarisinde bazen dayanıklı malzemelerin kullanılmaması, bazen de konut sahiplerinin ihtiyaçlarına göre sürekli yenilemeler yapmaları bu mekânların tasarım ve süslemelerinin değişmesine veya kaybolmasına neden olmuştur. Günümüze ulaşabilen cihannümaların bazı örneklerinde ahşap ve kalemişi bezemeler görülse de oldukça azdır. Günümüze ulaşmayan Edirne Sarayı Cihannüma Kasrı’nın içi, tavanları ve duvarlarının çok zengin çini, kalemişi süslemelere sahip olduğu, dönemin kaynaklarından ve gezginlerin notlarından anlaşılmaktadır.

Büyük ölçüde orijinal hâliyle günümüze ulaşabilen Kırım Bahçesaray Sarayı cihannümasının üst katında yer alan odanın ahşap tavanı ve süslü tavan göbeği, geleneksel Osmanlı evlerindeki tavan süslemelerini hatırlatmaktadır. Doğubayazıt İshak Paşa Sarayı seyir kulelerinde görülen kabartma çiçek ve hilal motifleri dönemin moda beğenisini yansıtan taş süslemelerdir.

Özellikle ahşap, kerpiç, hımış gibi dayanıksız malzemelerin kullanıldığı konutlarda bu birimlerin çatı üstünde olmaları iklim koşullarına daha çok maruz kalmalarına neden olmuş ve çoğu zarar görmüştür. Orijinal hâlleriyle günümüze ulaşanlar daha çok taş malzemeyle inşa edilenler olup diğer kalanlar ise daha çok restorasyonlarla yeniden ayağa kaldırılmıştır. Saray yapılarına ait olanların ise bir kısmı günümüze sağlam olarak ulaşabilmiştir.

Osmanlı mimarisinde cihannümaların mimarinin karakteristik yapıları olarak öne çıkmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Toplumların yaşam biçimleri, dünyaya bakışları ve sosyal hayatları hakkında bize en iyi veriyi konut mimarisi sunar. Osmanlı toplumunun sokak ve konut estetiğiyle ilgili bakış açısını belirleyen cihannümalar, aynı zamanda geçmişinde var olan ve genlerinde taşıdığı doğa tutkusunun da bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişinin kendisiyle baş başa kaldığı, dünya hayatının keşmekeşinden bir nebze olsun uzaklaşarak tefekkür alemine daldığı, âdeta ruhunu dinlendirdiği birer terapi mekânı olan cihannümalar, Osmanlı insanının günlük yaşamında önemli rol oynamıştır.

“BU YAPILARIN YENİDEN KULLANILMASI TEŞVİK EDİLMELİDİR”

Osmanlı konut mimarisinin karakteristik elemanlarından cihannümaların günümüze ulaşan son örneklerinin korunarak gelecek nesillere ulaştırılması en büyük temennimizdir. Bu elemanların restorasyonları sırasında özgün formlarına müdahale noktasında hassasiyet gösterilmesi, mevcut hâllerinin iyileştirilerek koruma sağlanması önem arz etmektedir. Ayrıca yeni konut tasarımlarında geçmiş ile günümüz arasında bağ kurmak amacıyla, âdeta kimliğimizin bir parçası olan bu karakteristik birimlerin çağın şartlarına göre yorumlanarak yeniden kullanılması teşvik edilmelidir.

GÜL DEMİRDAŞ – TOKİ Haber Dergisi

TOKİ Haber
TOKİ Haber

Taştan doğan sanat: Litografi

Ressam Doç. Erdal Kara, sanatçıya taş üstüne doğrudan çizim yapma imkânı veren Litografinin her zaman özgünlüğünü koruyacağına işaret ediyor.
Litografinin tarihsel serüveni, teknik özellikleri ve taş baskı eserleriyle ön plana çıkan sanatçılara dair notlar paylaşan Ressam Doç. Erdal Kara, sanatçıya taş üstüne doğrudan çizim yapma imkânı veren tekniğin her zaman özgünlüğünü koruyacağına işaret ediyor. Doç. Erdal KaraMimar Sinan ÜniversitesiGüzel Sanatlar FakültesiResim Bölümü Litografi nedir? Bir teknik mi, yoksa sanat mı, anlatır mısınız? Litografi bir baskı tekniğidir. Düz yüzey baskısı olarak adlandırdığımız baskı türlerinin ilk örneği ve atasıdır. Su ve yağın birbirlerini itmesi prensibine göre işleyen bu teknik, tarihte sanatsal olarak kullanıldığı gibi endüstriyel amaçlı da kullanılmıştır. Günümüzde matbaa alanındaki işlevini off-set teknolojisine bırakmakla birlikte sanatsal alanda varlığını ve özgünlüğünü sürdürmektedir. Litografinin temel ilkesi, yağlı bir malzemeyle kalıbın hazırlanıyor olmasıdır. Gözenekli ve dokulu bir taş yüzeye yine yağ bazlı kalem, mürekkep veya benzeri malzemelerle yapılan çizim, bazı kimyasal işlemler sonucunda kalıp hâline dönüşmektedir. Burada taşın gözeneklerinden yağın bir miktar içeri girmesi kalıbın oluşumunda önemli bir etkendir. Daha sonra hazırlanan kalıba el merdanesi vasıtasıyla baskı mürekkebi verilir ve litografik pres makinesinden geçirilerek baskı yapılır. Burada önemli bir nokta; baskı kâğıdının taşın üstüne el ile yerleştirilmesidir. Off-set tekniğinde ise kâğıt ve kalıp birbirine temas etmezler. Bu da önemli bir ayrıntıdır çünkü geleneksel litografi tekniğinde taş üstündeki kalıp ve kâğıt üstündeki basılı imaj

Yapı ustasından mimara

Beyza Onur Işıkoğlu, mimarların modernleşme süreciyle yapı ustası statüsünü aştığını ve sosyal mühendisliği de kapsayan bir kimlik üstlendiğini anlatıyor.
Dr. Öğr. Üyesi Beyza Onur Işıkoğlu, mimarın modernleşme süreciyle yapı ustası statüsünü aşıp kendi özgün söylemini oluşturduğunu ve sosyal mühendisliği de kapsayan bir kimlik üstlendiğini anlatıyor. Dr. Öğr. Üyesi Beyza Onur IşıkoğluKarabük Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü Bir meslek insanı olarak mimarın yapı ustası statüsünü aşarak kendi özgün söylemini oluşturması, dolayısıyla onun zaman ötesi/sabit bir karakter olmadığını gösteriyor. Bu anlamda mimarın mesleki kimliğini elde etme sürecine, mimar ve mimarlık mesleği kavramlarının var oluş biçimi ve tarihi arka planına değinebilir misiniz? Mimarlık mesleğinin bilinen en eski mesleklerden biri olması, mimarlık mesleğinin eyleyicisi olan mimarın tarihsel var oluşunun da uzun bir sürece uzanmasını gerektiriyor. Mimar denilen meslek insanı, kentleşme sürecinde daha yetkin bir fiziksel çevre arayışıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Geçmiş dönemlerde mimar için kullanılan “architect” terimi içerdiği anlam bakımından bu meslek insanının kimliğini nitelemektedir. Bu terim, “archi” “baş” ve “tekton” “yapıcı ya da zanaatkâr” olarak açılmaktadır. Doğu literatüründe ise “architect” terimine karşılık olarak “mimar”, “mühendis” terimleri kullanılmıştır. Bu bölgelerde mimar, meslek insanı, yapı ustası konumundaydı. Orta Çağ sürecinde mimarların unvanları mason localarından kaynaklanmıştır. Bu dönemlerde, mason unvanları mimarlık edimiyle ilişkilidir ve meslek için özelleşmiş, belirgin bir itibardan henüz söz edilemez. Ayrıca aydınlanma öncesi geleneksel toplumlarda, mimarın sadece çizen kişi değil aynı zamanda

Kurak topraklardan lavanta bahçelerine

Su kullanmadan yüksek katma değerli tarım ürünlerinin üretimini amaçlayan "Lisinia Doğa Projesi" ile Burdur'un kurak dağları mor diyarlara dönüştü.
Su kullanmadan yüksek katma değerli tarım ürünlerinin üretimini amaçlayan “Lisinia Doğa Projesi” ile Burdur’un kurak dağları mor diyarlara dönüştü. Kilometrelerce uzanan lavanta dereleri, ekoturizm geliriyle de şehir için önemli bir kazanç kapısı oldu. Gelişen teknoloji sadece sanayiyi değil, tarımı da şekillendiriyor. Akıllı tarım, tarım 4.0, topraksız tarım gibi ileri teknoloji gerektiren yöntemler, dünyada ve ülkemizde uygulanmaya başladı. Tarımdaki yeni arayışlardan susuz tarım ise genellikle teknoloji gerektirmeyen, su tüketimini en aza indiren ya da su kullanılmayan bir tarım yöntemi olarak öne çıkıyor. Lisinia Doğa Projesi Genel Koordinatörü Öztürk Sarıca, susuz tarım yöntemiyle yüksek katma değerli tarım ürünleri yetiştirmeyi başardı. Bunun püf noktası ise sulama gerektirmeyen bitkileri seçmek. Öztürk Sarıca lavanta, kekik, adaçayı gibi aromatik bitkileri dikip bunları sadece yağmur sularıyla yetiştirmiş. Öyle ki, geçen yıl 7 ay boyunca yağmur yağmamasına rağmen lavantalara hiç müdahale edilmemiş. Bu zor sürece lavantaların yüzde 80’i dayanıklılık göstermiş. Öztürk Sarıca, bu duruma ilişkin şunları söylüyor: “Dikim alanı zaten sulama yapılacak alanlar değil. Bu doğal seleksiyon. Susuzluğa dayanabilenler kalıyor. Dünyanın pek çok yerinde bu yönteme yağmur hasadı deniliyor.” Şimdi Anadolu’nun güneyinde, Burdur Gölü’nün kıyısındaki Lisinia Doğa’da kilometreler boyunca mor lavanta bahçeleri uzanıyor. Görüntüsü ve kokusuyla ruhu dinginleştiren, aynı zamanda kozmetik, ilaç ve deterjan sanayisinin değerli bir hammaddesi