Samimi ve nostaljik: Ahşap ev

Örencik Kır Evleri ile Kastamonu Pelitören Köyü evlerini değerlendiren uzman isimler, yapıların yüzyıllık malzemesi ahşabı anlattı.

Ahşap evlerin hikâyesi vardır. Tarih kokarlar. Samimi ve mağrurdurlar. Heybeleri yüklü, meraklılarıysa bir hayli çoktur. Eski mimari yapıların mekânsal kompozisyonundaki ahşap uygulamaları ve ahşap yapı geleneğinin ön plana çıktığı Örencik Kır Evleri ile Kastamonu Pelitören Köyü evlerini değerlendiren uzman isimler, yapıların yüzyıllık malzemesi ahşabı anlattı.

Mehmet ÖĞÜN – Y. Mimar

Örencik Kır Evleri için “Geçmişte var olup da terk edilmiş ahşap strüktür, ahşap ev geleneğimiz bugün için bir üretim tarzı, bir sonuç getirebilir mi?” düşüncesiyle bir deneme yapmaya çalıştığınızı ifade ediyorsunuz. Dokuz adet küçük ve mütevazı evden oluşan, tabiatın içinde tabiatla var olan bu evleri biraz anlatır mısınız?

Ülkemiz, 1999 yılındaki büyük depremin yıkıcı etkisiyle, inşa ettiğimiz ve içerisinde yaşadığımız yapıların ne denli güvensiz olduğunu maalesef yaşayarak acı bir biçimde tecrübe etti. Turgut Bey (Cansever), depremin ertesi günü İstanbul’da olası bir büyük depremden öncelikle etkilenecek bölgelerden başlayarak insanların taşınacağı, iskân edileceği yeni şehirler oluşturma fikrine dayanan bir çalışma başlattı. Sosyolojik, ekonomik, jeolojik, mühendislik ve benzer birçok farklı alandaki veriyi, uzman kişilerle müzakere ederek bir model önerdi. Özet olarak, deprem riski büyük olan bölgelerde yaşayan vatandaşlarımız, ev-iş-eğitim başta olmak üzere sağlık-güvenlik-ticaret gibi çeşitli şehirsel donatılara sahip yeni şehirlere yerleşecekti. Her biri 25 bin kişilik nüfusu barındıracak yeni şehirler yıldız kümesi şeklinde konumlanacak, birbirlerine ve 75-150 bin nüfuslu merkezlere bağlanacaktı. Konutlar hızlı ve düşük maliyetlerle inşa edilecek şekilde tasarlanacaktı. İnşa sistemi olarak deprem dayanıklı hafif çelik ve ahşap strüktürler öngörülüyordu. Yeni şehirlerin hayata geçirilmesi sadece deprem riskini değil, aynı zamanda sağlıksız, çirkin, alt yapısı yetersiz iskân alanları yerine iyi tasarlanmış yerleşmelerin oluşturulmasını mümkün kılacaktı.

AHŞAP YORUM

Eşim mimar Emine Öğün ile birlikte katıldığımız deprem grubu çalışmaları sırasında küçük çaplı bir deneme yapmayı düşündük. Deprem şokunun etkisi altındaki arkadaş çevremize “İstanbul’a yakın, depremden etkilenme riski bulunmayan bir bölgede ahşap kır evleri inşa etmek” önerisinde bulunduk. Teklifimiz kabul görünce arazinin bulunması ve projelerin hazırlanmasını takiben hızla inşa faaliyetine başladık. Evler, kâgir subasmanlar üzerine karkas, döşeme, tavan, çatı ve cephenin tüm unsurları ahşap kullanılmak suretiyle imal edildi. Islak hacimlerde bile ana yaklaşımdan taviz verilmedi. Geleneksel İstanbul evinin ahşap çatkı sistemini uygulayarak, Çorum’da imal ettirdiğimiz alaturka kiremitlerle çatıları örterek yapıları tamamladık. Geleneksel bağdadi duvarda takviye olarak

izolasyon amaçlı taş yünü eklenmesi dışında hiçbir farklılığa ihtiyaç duyulmadı. Dış cepheler aşı boyası ile boyandı. Ahşap doğramalar tasarımımız doğrultusunda vücuda getirildiler. Aslında bu proje bir bakıma Turgut Bey’in muhtemel İstanbul depremine önlem olarak hazırladığı önerinin saha testi oldu. Ahşap temini, inşaat süresi ve maliyetleri dışında evlerin işletme maliyetleri de gerçek ortamda test edildi. Örencik Kır Evleri projemiz sayesinde gördük ki tek katlı evlerin, ahşap strüktürle ve günümüzün gerekli kıldığı donanımları da içerecek şekilde inşa edilmesi hâlinde uygun sürelerde tamamlanarak yaşanacak hâle getirilmesi yanında, inşa, ısınma ve bakım maliyetleri de son derece uygun seviyededir.

TAKLİTTEN UZAK, TARAFSIZ VE ZENGİN

Örencik Kır Evleri’nin mimarisi için, temel anlamda “tabiatı taklit etmekten de, ona hükmetmekten de özenle kaçınmak” şeklinde özetlenebilecek bir temel yaklaşıma uygun olarak, var olana büyük bir saygıyla eklenmek iradesinin dışa vurumudur diyebiliriz. Evlerin topoğrafya üzerinde konumlanışları, birbirleriyle ilişkileri, ölçü düzenleri yanında onları vücuda getiren malzemenin seçiliş ve kullanılış şekli de bu temel karara katkı yapacak niteliktedir.

Yapılarda, ahşabın ham hâliyle taşıdığı özellikleri abartılı bir biçimde öne çıkarmadan, cephelerde aşı boyasının kırmızısı sayesinde fiziki çevreye insan eliyle eklenmiş olma özelliğini ortaya koyarak tezyin etmeyi, iç mekânlarda ise beyaz yağlı boya ve badana sayesinde tabiatın renkleri karşısındaki tarafsız, çekingen tutumu vurgulamayı hedefledik. Parçalı bir bütünlüğü varlık yasalarına uyum açısından önemsediğimizden, evlerin daha küçük ölçülerdeki bağımsız eklere sahip olması, hem kullanım hem de vaziyet planında çeşitli ölçekteki unsurlarla daha zengin bir bütünlüğün meydana gelmesini sağladı.

Netice olarak asırlar boyunca uygulanmış olan bir yaklaşımın benimsenmesi sayesinde sade, basit ve fakat kullanışlı, güzel yerleşmelerin uygun süre ve maliyetlerle var edilebileceğinin küçük ölçekli bir deneyimi oldu Örencik Kır Evleri.

Doğal, sıcak, sağlıklı ve kendine özgü yerel bir havası olan ahşabın doğasından biraz bahseder misiniz?

Ahşap, orman varlığınız varsa kolay temin edilebilen, işlenebilen ve kullanılabilen sağlıklı, kadim bir malzeme. Ahşabın yapı sektöründe kullanılmasının orman varlığını olumsuz yönde etkileyeceği iddiası da çok geçerli değil. Örneğin Finlandiya, ana ihraç kalemi ahşap olan bir ülke olmasına rağmen orman varlığını sürekli artırıyor. Yani uygun bir orman geliştirme yaklaşımı sayesinde yapı sektörünün ihtiyacın büyükçe bir bölümünün ülkemizden karşılanması mümkün olabilir.

“ASIRLAR İÇERİSİNDE GELİŞTİRİLMİŞ KIYMETLİ BİRİKİM YİTİRİLMİŞTİR”

Farklı kültürler ahşap kullanarak geliştirdikleri teknikler sayesinde farklı işlevlere yönelik çözümleri tarih boyunca üretebilmişler. Basit bir bağ evinden başlayarak Birgi’deki görkemli Çakır Ağa Konağı’nı veya Japonya’daki muhteşem Kyoto Sarayı’nı ahşapla inşa etmek mümkün. Japonya’da belli bir süre içerisinde yapı eskimiş olsa da yıkarak yeniden yapma geleneği sayesinde tarihi bilgi ve tecrübenin kuşaktan kuşağa aktarımı mümkün oluyor. Japonların yapıda ahşap kullanımındaki çözümleme becerisi ve tasarım düzeyi son derece yüksektir.

Bize dönersek, Osmanlı ahşap yapı sanatı da son derece değerli birikimleri içerir. Ancak ne hazindir ki Japonların gösterdiği özeni gösteremediğimiz için yapı stokumuz yok oldu. Bunda, yaşanan büyük yangınların da etkisi olmakla birlikte ahşap yapıyı âdeta bir az gelişmişlik ürünü gibi algılamamız, bu geleneğin sürdürülmesinin önünde daha önemli bir engel teşkil etmiştir. Asırlar içerisinde geliştirilmiş kıymetli bir birikim yitirilmiştir. Betonarme bir yapının yapı malzeme fiziği kuralları açısından ömrü 60 ila 70 sene civarındadır. Bu sürenin sonunda yıkılması gerekir aslında; çünkü taşıyıcılık vasfını yitirmeye başlar. Ahşap yapılar, gereken küçük bakımlar yapıldıkça birkaç kuşağa hizmet edebilirler. Değiştirilmesi gereken bölümlere yapının bütünü etkilenmeden müdahale edilebilir.

Özgün ahşap konut mimarisinin günümüz modern kentlerindeki durumuyla ilgili neler söylersiniz?

Günümüz kentleri bütünlüklü bir planlama ve gelişim hedefine bağlı olmaksızın alınan kararlar neticesinde düzensiz büyümüş ve büyümekte olan yapı yığınları karmaşasından ibaret. Güneş, rüzgâr, yeşil alan-tabiat, (varsa) deniz ilişkisi neredeyse imkânsız hâle gelmiş durumda. İş ile konut ilişkisi düşünülmeden devleşen farklı ölçekteki kentlerin hemen hepsinde ulaşım en büyük sorun. Bu amansız sorunu çözebilmek için de çok pahalı ve zaman alan metro yatırımları bir zorunluluk hâline gelmiş durumda. Bu kadar olumsuzluğa ev sahipliği yapan ortamlarda ahşap yapıyla ilgili söylenecek sözün etkisi okyanusa damlatılacak tatlı su kadar olabilir. Eğer yeniden Safranbolu’nun taşıdığı şehirsel ve insani değerlere ulaşmak, Çakırağa Konağı’ndaki gibi tabiatla kucak kucağa yaşamak istiyorsak, Turgut Cansever’in önerdiği gibi yeni şehirler tasarlamalı ve bir an önce hayata geçirmeliyiz. Tekil veya küçük ölçekli çözümlemeler ne kadar doğru ve değerli olursa olsunlar bütünün değişimi gerçekleşmedikçe hiçbir yararı olmayacaktır.

ESKİ KENT VE MİMARİ

Prof. Dr. Sabit OYMAEL – İstanbul Arel Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü Öğr. Üyesi

“Geleneksel Mimari Uygulamaların Yorumlanması” başlıklı çalışmanızda eski mimari ürünlerin strüktürel özelliklerinin zenginliğini ve ahşabın etkisini ele alıyorsunuz. Eski yapılarda ahşabın kullanıldığı alanların karakteristiklerini anlatır mısınız?

Strüktürel özellikler Anadolu’da eski kentsel mimari ve konut mimarisindeki ortak karakteristiklerden biridir. Eski mimari yapılarda strüktür, yapının bulunduğu bölgenin coğrafi, sosyal, ekonomik, jeolojik ve iklimsel yapısına göre değişmektedir. Yapılar taş ya da ahşap iskeletli dolgu (kil) yapı ve sıva olarak yapılmıştır. Duvarların yapısında kullanılan taşların büyüklüğü ortalama bir ölçünün dışına çıkmaz. Yassı olarak kullanılan taşların diğer taşları bağlama kabiliyeti ve taşıma gücü yaklaşık yüzde 20 daha fazladır. Bu temel mantıktan hareketledir ki yapıda stabiliteyi sağlamak için duvarların aralarına ahşap hatıl elemanların atıldığı görülmektedir. Hatıllar ahşap, beton, betonarme, taş vb. malzemelerden yapılabilir. Hatılların, duvarlarda stabiliteyi sağlama yanında yukarıdan gelen yükleri dağıtma gibi işlevleri de vardır.

YASSI VE KIRMA ÇATILAR

Eski Türk mimari ürünlerinde açıklıkların geçilmesi, yassı çatı (dam), çatı, kubbe ve tonoz gibi yöntemlerden biri uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Yassı çatıların uygulama yönteminde, kalınlığı yetersiz ve bundan dolayı sık aralıklarla yerleştirilmiş olan dörtgen ya da daire kesitli ahşaplar kullanılmıştır. Genelde katran ağacından yapılmış olan bu ahşap elemanlar bir yatak üzerine oturmuştur ve dikine istikamette çalı çırpı, ağaç dalları, ağaç kabuğu ya da tahta kaplanmıştır. Bu sistem üzerine balçık, balçığın güneş ışınlarından çatlamasını ve üzerinde dolaşanların fiziki etkilerinden zarar görmesini önlemek için de taş kırıkları serilmiştir.

Çatı yapımında kaplamalar ve eğim iklime bağlı olarak değişir. Alaturka kiremitlerle yapılan kırma çatılar, Doğu Anadolu Bölgesi dışında hemen hemen tüm bölgelerde görülebilmektedir. Toprak dolgulu yassı çatı türü ise genelde Orta Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde çok görülür.

TAŞ KEMERLER VE AHŞAP LENTOLAR

Kapıların eşik kısımlarında balçık tabanın bozulmasını önlemek için ahşap elemanlar, iki yanında ise dikine yonu taşlar kullanılmıştır. Kapı, pencere açıklıklarının geçilmesinde kullanılan taş kemerler ya da ahşap lentolar eski Türk evlerinin karakteristiklerindendir. Eski Türk mimari yapılarının temel strüktüründe değişik uygulamalar da görülmektedir. Büyük ve ağır yapılarda temeller, önce sağlam bir zemine kadar açılan temel çukurlarına yerleştirilen ahşap ızgaralar üzerine oturtulmuştur. Konut yapıları gibi küçük yapı temelleri ise sağlam zemine kadar açılan çukurlara taş dolgu şeklinde yapılmıştır. Fakat yapılarda temelin büyük kaya-taş zemin üzerine oturtulmasının daima tercih edildiği anlaşılmaktadır.

Eski Türk evlerindeki mekânsal kompozisyondan da biraz bahseder misiniz? Geleneksel evlerde sofadaki hareketli mekân anlayışına dikkat çekiyorsunuz. Buna neden ihtiyaç duyuluyor?

Eski nesillerin yaşam tarzı sonucu mekânlar büyük ve sayıca fazla tutulmuştur. Bugün için geçersiz olmakla birlikte eskiden büyük ataerkil bir aile yapısı nedeniyle aile büyüklükleri 30 kişiye kadar çıkabilmekte idi. Bu durum Türklerde yeni bir ikamet prensibini ortaya çıkarmıştır. Bu yeni ikamet prensibine örnek olarak iki mutfaklı bir ev planı verilebilir. Dış görünüş bakımından Diyarbakır evleriyle akrabalık göstermesine karşın bazı evlerin (Ankara planları) planlarında iki mutfak görülmektedir. Ailede babanın, evlendirdiği oğlunu kendi gözetiminde bağımsız yaşama hazırlamak istemesi iki mutfaklı tasarımın çıkış noktasıdır. Bu nedenle iç bahçenin üst ve alt kısımlarındaki her iki binanın içinde birer mutfak oluşturularak birer bütün sağlanmıştır.

HAREKETLİ MEKÂN

Eski Türk evlerinin bir diğer özelliği de merkezi sofadır. Hacimlerin mekân hiyerarşisinde sofa en büyük yeri tutar ve üç tarafı sedirle çevrilmiştir. Büyük odalar/merkezi sofalar ilk bakışta insana psikolojik ve fizyolojik rahatsızlık verecek gibi görünmektedir. Kavranılmayacak ölçüde büyük bir sofanın ortasında durulduğunda bir korku ve bir boşluk hissedilir; insana bir ürperti gelir. Bu korku ve ürpertiyi yenmek ve nerede olunduğunu bilmek için mekânlar kavranabilir hâle getirilir. Hane halkı sayısının büyüklüğü karşısında, hareketli (knestezik) mekân uygulamasıyla ve sofanın iç duvarları süslü, oymalı dolaplar/külahlı yapılarak, söz konusu negatifsel yönler pozitife dönüşmüştür. O mekânda inişli ve çıkışlı kademelenmeler, hareketlenmeler, dalgalanmalar yapılır. Sofa iç mekânında zeminden yaklaşık 100 santimetre yukarıya çıkılarak ve aşağıya inilerek oluşturulan bodruma inilmesi, knestezik (hareketli) uygulamanın bir sonucudur. Söz konusu bodrum kat genelde odun, kömür deposu olarak kullanılmaktadır. Böylece ağır kış koşullarında insanların ısınma amaçlı dış mekânlara bağımlılığının azalması söz konusu olmaktadır.

MİMARİDE MAHREMİYET

Eski Türk mimari yapılarında dışarıdan konut içinin gözükmesi kesinlikle istenmez. Pencerelerde kepenklerin varlığı, cami içlerinde kadınlar kısmının ahşap ve benzeri perdelerle ayrılması bu düşüncenin ürünüdür. Temelde mahremiyet ve onun sonucu içe dönük bir karakter yapısına sahip olan Müslüman Türklerin bu düşünce yapısı, kentsel mimaride çıkmaz sokaklar olarak somutlaşmıştır. Kapalılık, içe dönüklük, İslam dininin insana ve onun mimari ürünlerine yansımasının çıkış noktasını oluşturur. Eski Türk mimarisinde ortak mekân olgusu Anadolu hanlarında, kervansaraylarda, camili, medreseli, aşevli, hastaneli büyük komplekslerde ve konut mimarisinde görülür. Bu konuya mekânların “mahremiyet” kavramına göre düzenlenmiş olduğu şeklinde bakılabilir. Buna dışa kapalılık denir. Örneğin; Topkapı Sarayı’nda ortak mekân olgusu düşüncesinden hareketledir ki hepsinin birleştiği ortak avlu oluşturulmuştur. Bu da içe dönüklüktür. İç Anadolu Bölgesi’nde taş evler genelde birbirlerine bitişik yapılmıştır. Bu husus binaların ısıl konfor şartlarının iyileştirilmesiyle açıklanabileceği gibi insanların sosyal dayanışma ve korunma duygusunun dışa yansıması olarak da açıklanabilir.

Geleneksel Türk konut mimarisindeki süsleme özelliklerine de değinebilir misiniz?

Eski Türk mimari mekânları üzerinde sanatın etkilerini özellikle mimari dekorasyonda izlemek mümkündür. Süsleme; sarayların, medreselerin, camilerin dış cephelerinde, konutların saçaklarında büyük ölçüde yer alır. Ele geçen bu süslerin bir kısmı mermer tozu ve alçıdan yapılmış bir harca, yani stukoya, bir kısmı da merkezi konumda bulunan sofanın duvarlarına, gömme dolap kapaklarıyla tavanlarına zengin ahşap süslemeleriyle işlenmiştir. Fakat bu noktada temel prensibin süslemecilik olmayıp insanlara başka mesajlar vermek olduğu düşünülebilir.

ESKİ MİMARİYİ BİLMEK

Geleneksel yerleşim dokusu ve yapıların varlığı günümüzde uygun tasarımlarına örnek teşkil edebilir. Geleneksel yapılar fiziksel ve niteliksel olarak incelendiğinde belli yerel özelliklerinin hem fırsatlar yarattığı hem de pek çok açıdan kısıtlılık yarattığı görülür. Bu husus, kültürümüzün sonraki nesillere aktarılması ve dünya milletlerine tanıtılması açısından ayrıca öneme sahiptir. Geleneksel uygulamalar kentsel kimlik oluşumunda, kültürel mirasın korunmasında ve sürdürülebilirliğinde vazgeçilmez unsurlardır. Yapay bir çevrenin kendinden beklenenleri verebilmesi, geçmişten esinlenerek geleceğe ışık tutabilmesi için eski kent ve mimari karakteristikleri ile geçmişinin iyi bilinmesi gerekir.

KASTAMONU’DA AHŞAPTAN BİR KÖY: PELİTÖREN

Y. Metin KESKİN – Öğr. Gör. Y. Mimar

Kastamonu Araç’a bağlı Pelitören Köyü gözlemlerinizde, “Yalnız ahşap kullanımında bile nitelikli bir çizgi çeşitliliğine ulaşılmıştır” şeklinde bir ifadeniz var. Bölge mimarisinin biçimlenmesinde etkin malzeme olan ahşabın konut mimarisindeki etkisine dair neler söylersiniz?

Mimari çizgi çeşitliliği, ahşap kullanımındaki ustalık düzeyinin sanatsal ifade olarak yansımasıyla belirginleşiyor. Bu düzeyin sadece belli bölgelerde kendisini gösterdiğini söylemek yanlış olur. Binlerce yıllık birikimle şekillenen mimari çizgilerin hepsini bir arada görme olanağına sahip bir coğrafyada yaşıyoruz. Anadolu’nun geleneksel mimarisindeki malzeme kullanımı çeşitliliği ve bu çeşitliliğin sanatsal yansımaları süreç boyunca bu coğrafyada etkisini göstermiş. Güneydoğu Anadolu’da taş, İç Anadolu’da kerpiç, Kuzey Anadolu’da, Karadeniz’de, Marmara’da ahşap kullanımındaki çeşitlilik ve mimari yansımalar, yöresel etkilere dair belirgin örnekleri oluşturuyor. Bölge mimarisini de kapsayan boyutta, Pelitören Köyü özelinde kullanılan “yalnız ahşap kullanımında bile nitelikli bir çizgi çeşitliliğine ulaşılmıştır” tanımı, ahşap yapı malzemesinin çok yönlü kullanıma da işaret etmektedir. Bu durum özenli çizgilerle oluşturulmuş üst ışıklık detaylı iki kapının yan yana gelişindeki yalınlıkta da, yapı malzemesi kullanımındaki strüktürel kaygının cephe kuruluşundaki yansımasında da izlenir. Bu geleneksel mimaride tasarım-strüktür ilişkisinin yalın bir ifadesidir.

Tasarım-strüktür ilişkisi bölge mimarisi kapsamında detaylı olarak incelendiğinde “ahşap çatkı” olarak tanımladığımız sistem kuruluşunun ötesinde, ahşap malzeme kullanımının yaşamı biçimlendiren bütün alanlarda etkili olduğunu gözlemleriz. Bu, ölçek strüktür kuruluşunu ve yapısal mimari elemanlarla birlikte konutun farklı mekânlarındaki süsleme ögelerine kadar uzanan geniş bir kullanım alanını içerir.

“AHŞAP KULLANIMINDA SANATSAL DÜZEYİN SINIRLARI ZORLANIR”

Bölgedeki yerleşim dokularındaki yapı malzemesinin temel unsuru ahşaptır. Strüktür kuruluşunda ahşap malzemenin kullanımı, ahşap taşıyıcı unsurların yapının bütününde cepheye yansıması ve cepheyi biçimlendirmesi, iç mekânların dışa yansıdığı doluluk-boşluk dengesiyle belirginleşen cephe kurgusundaki tasarım kararlılığı, doku bütünlüğünü sağlayan ve sürekliliği olan yapım prensiplerinin varlığına dair güçlü işarettir. Bölgede taş temel ya da zemin katın taş duvarları üzerinde yükselen ahşap çatkıyla kurulmuş sistem, ahşap payandalarla desteklenen çıkmalarla genişler, geniş saçaklı ahşap çatı konstrüksiyonu ile sonlanır. Pencere ve kapı gibi ahşap mimari elemanlar akılcı detaylarıyla yapıların mimarisini tamamlar. Cephedeki yalın ve kararlı çizgiye karşın, iç mekânlardaki zengin çizgilerle, ahşap tekne tavanlardaki bezemeli-motifli çıta düzeniyle, dolap nişlerindeki oyma ve bezemelerle ahşap kullanımında sanatsal düzeyin sınırları zorlanır.

Ahşap yapıların oluşturduğu bir mahalleyi betimleyebilir misiniz? Bu mahalledeki ahşap evlerin birbirleriyle olan komşuluğunu, evlerin -neredeyse mahalleyi örten- ahşap saçaklarını anlatır mısınız? Ortak belleğimizde yer alan bu resmi bugün nasıl okumalıyız?

Anadolu’daki geleneksel mahalle dokusu, en yalın hâliyle merkezi işaretleyen cami, ulu ağacıyla, çeşmesiyle, kahvehane gibi toplanma mekânlarıyla biçimlenen meydan ve onu saran dar sokaklarla örülmüş ‘genellikle’ organik konut dokusuyla tanımlanır. Bölgelere göre ahşap, taş, kerpiç malzeme kullanılarak biçimlendirilmiş konut mimarisi, dokusal bütünlüğüyle sanki tek elden çıkmışçasına geniş bir organizmayı oluşturur. Bütünü oluşturan her türden mimari yapı, ilkeleri olan tasarım anlayışının birer ürünü olarak dokuyu tanımlarken, yaşamsal inceliğin yansımaları konutların mimari çizgisinde biçimlenir. Bu biçimlenme kimi zaman Kula’da olduğu gibi üstünü saçakların örtüğü dar sokak üstünde ‘öpüşen’ çıkmaların farklı yönlere açılan pencerelerin konumlanışındaki komşuluk ilişkisindeki inceliği tanımlarken, kimi zaman da birbirine benzer evlerin sınırını çizdiği, sonunu göremediğimiz sokağın dokusal bütünlüğünün önemini anlatır. ‘Hayat’lı avlunun yüksek duvarıyla ya da birbirine dayanarak sokak sınırlarını belirleyen evlerin oluşturduğu organik doku, tasarım ilkeleri geleneklerle oluşturulmuş, yaşamsal kullanım kararlarının öne çıktığı yapılar bütününün kent ölçeğindeki yansımasıdır.

KENTSEL DOKUYA YAŞAMSAL KATKI SAĞLAMAK

Günümüzde bireysel ve kamusal yaşam alanları oluşturmaktan çok, yabancılaştıran ve mülkiyete dayalı konut dizileri olarak tanımlanabilecek oluşum, gerçek anlamda ‘insan yaşamıyla ilişki kurmaktan uzak kentsel dokunun’ öne çıktığı, çevre verileriyle ilişki kurmayan bir olgu olarak değerlendirilebilir. İnsan odaklı tasarım anlayışıyla değerlendirildiğinde geleneksel mimarlık sürecini dikkate alan her yeni tasarım kendi özgün çizgisini oluştururken, kentsel dokuya yaşamsal bir katkı sağlayacaktır. Ancak bu, kent plancıları ve mimarlar gibi meslek insanlarının ötesinde, yönetimsel düzeyde de cevap bulması gereken çok katmanlı bir sorundur. Günümüz mimarlığında son yıllarda ‘çağdaş tasarım unsurlarından’ biri olarak gelişen ve değerlendirilen bütün sosyal kesimlerin kentsel dokudaki ortak yaşam alanlarını kullanmasına yönelik tasarım ilkeleri, bu süreçte geleneksel mimarlık kavramlarının da değerlendirildiği ve kullanıldığı insan ve çevre odaklı mimari tasarım anlayışının sonucudur.

“Yaşadığımız kentler tarihsel ve mekânsal süreklilikleriyle kimliğimizi tanımlar” diye bir ifadeniz var. Bulunduğumuz yüzyıl mimarisi, farklılaşan ihtiyaçlar, konuttan beklentilerimiz gibi pek çok etkenin bu sürekliliğe sekte vurduğunu ve doğal olarak ortak belleğimizin zayıfladığını söyleyebilir miyiz? Bu sürekliliği sağlamada bir mimar ve restorasyon uzmanı olarak neler önerirsiniz?

Yaşadığımız dönemde ‘kültürel kimlik sorunu’ bütün toplumlar için geçerli, ancak bulunduğumuz sorunlu coğrafyada bu, farklı boyutlarda karşımıza çıkmakta; mimari etkileşim de bunun bir parçası. Kaçınılmaz bir durum olarak etkileşimli dünya düzeninde mimari çizgiler de değişiyor ve evrenselleşiyor. Geleneksel aile yapısındaki değişim ve küçülme, yaşam biçimlerindeki farklılık, ihtiyaçlardaki öncelikler konut planlamasında ve mimarisinde değişimi beraberinde getirmekte. Ortak belleğimizin bir parçası olarak tanımladığımız mimari olgunun bize anlattığı, yaşamı biçimlendiren kent ölçeğindeki dokunun varlığı; konutlar ise bunun belirleyici bir parçası. Ancak kenti tanımlayan dokunun diğer parçalarının eksik olması durumunda ortaya çıkanın mimari bir oluşum olduğunu söylemek mümkün değil. Kültürel kimlik olarak tanımlanan olgunun mimariye yansımadığı bir ortamda özgün, evrensel değerleri taşıyan mimarlık düzeyini yakalamak zor görünüyor.

ORTAK MİMARİ BELLEK İÇİN GELENEKSEL DOKU VE ÇAĞDAŞ MİMARİ

Koruma kavramı içinde “Yaşadığımız kentler tarihsel ve mekânsal süreklilikleriyle kimliğimizi tanımlar” ifadesi hâlâ geçerliliğini koruyor, ancak kentlerimizdeki dokusal bütünlüğü korumak koşuluyla. Yaşam biçimlerimizdeki değişim sürecinin mimariye yansımasının sorun olarak tanımlanmaması düşüncesindeyim. Bugün ve gelecekte sorun olarak karşılaşacağımız esas nokta, geçmişte mimari gereksinmeler, yapı gelenekleri, yaşam ilişkileri sonucunda biçimlenen nitelikli mimari çizginin, bugün ve gelecekte içi boşalmış birer kopya olarak karşımıza çıkma tehlikesidir. Ortak mimari belleğin sürdürülebilir olmasının yolu, belleği oluşturan geleneksel dokunun korunması ve kentsel ölçek gözetilerek çağdaş mimari çizgiyle birlikte değerlendirilmesiyle mümkün olacaktır.

Gül Demirdaş TOKİ Haber Dergisi

İlgili Konular:
TOKİ Haber
TOKİ Haber

Beyazıt Devlet Kütüphanesi 135 yaşında

2017 yılında tamamlanan restorasyon çalışması ile genç ve enerjik günlerine geri dönen Beyazıt Devlet Kütüphanesi, dünyanın en güzel kütüphaneleri arasında gösteriliyor.
İstanbul Üniversitesi ve Sahaflar Çarşısı’yla birlikte Beyazıt Meydanı’nın uzun yıllar kültür beşiği olmasını sağlayan Beyazıt Devlet Kütüphanesi, 2000’li yıllara geldiğinde yaşlı ve yorgundu. Fakat 2015’te başlayıp 2017’de sonra eren restorasyon çalışması onu tekrar genç ve enerjik günlerine döndürdü. Kütüphane, “dünyanın en güzel kütüphaneleri” listelerinde ilk sıralara yerleşti. Tarihi kimliğini ve değerini Beyazıt Camisi, İstanbul Üniversitesi, Beyazıt Devlet Kütüphanesi ve Çınaraltı ile Sahaflar Çarşısı’ndan alan Beyazıt Meydanı, şehrin yazar, şair, okur, öğrenci ve düşünürlerinin buluşma noktasıydı. Türkiye’nin ilk devlet üniversitesi ile ilk devlet kütüphanesinin, İstanbul’un en eski sahaflarının bulunduğu çarşıya sadece birkaç adım uzakta oluşu Beyazıt Meydanı’nı kendiliğinden bir cazibe merkezine dönüştürmüştü. Meydanın bu “entelektüel” kimliğinin yok olduğu söylenemez; ama geçmişteki canlı günlerinden epey uzak olduğu aşikâr. Bugün, asırlar boyunca kitabın ve kültürün hüküm sürdüğü Beyazıt kimliğini tekrar canlandırabilecek bir yapı var karşımızda: 2017’de tamamlanan restorasyonun ardından kitap okumayı başlı başına bir keyfe dönüştüren Beyazıt Devlet Kütüphanesi. Tarihi dokusu korunarak baştan ayağa yenilenen kütüphane, bu hâliyle dünya çapında ilgi gördü ve birçok saygın kurumun “dünyanın en güzel kütüphaneleri” listelerinde ilk sıralara yerleşti. MİLLİ KÜTÜPHANELERİN KURULUŞU “Yeniden doğmuş” olsa da bir asırdan uzun bir tarihi var kütüphanenin. 1884’te devlet tarafından “Kütübhâne-i Umûmî-i Osmânî” adıyla kurulan kütüphane, zaman içerisinde “Bayezid Umumi Kütüphanesi” olarak

Kış çiçekleri açarken

Mor menekşeler, sarı kasımpatı, rengârenk çuhalar… Bahçe ve balkonlarda güzelliğini kışın cömertçe sergileyen çiçekler, birbirinden güzel renkleriyle evleri şenlendiriyor.
Mor menekşeler, sarı kasımpatı, rengârenk çuhalar… Bahçelerde, balkon ve teraslarda güzelliğini kışın cömertçe sergileyen çiçekler, birbirinden güzel renkleriyle evleri şenlendiriyor. Yağmurlu ve karlı günlerde pencereden dışarıyı seyretmekten hemen herkes büyük keyif alır. Bir de cam kenarında yemyeşil bitkiler ve rengârenk çiçekler varsa, yudumlanan sıcacık bir bardak çayın keyfine doyum olmaz. Bu manzaraya kavuşmak pek de zor değil. Kışa rağmen doğayı evinde hissetmek isteyen doğa meraklıları için hemen her bütçeye uygun kış bahçeleri kurmak, salon ve terasları renklendirmek mümkün. Yağış ve soğuktan etkilenmeyen kış peyzajına uygun bitkileri seçmenin bugünlerde tam zamanı. Türkiye ikliminde kış mevsimi peyzajı için ağaç ve çalı grubunda tercih edilen bitkilerden başlıcaları; kadıntuzluğu, ateş dikeni, akasya, kış defnesi, yabani defne, çam, kurtbağrı (ligustrum), erika (funda), süs kirazı (sakura), orman gülünün bazı türleri, ladin, kamelya, sedir, servi, göknar, leylandi, taflan ve şimşir. Çiçeklerde ise hercai menekşe, çuha, süs lahanası, krizantem (kasımpatı), açelya, siklamen, karanfil, nergis, kardelen, şebboy, noel gülü (helleborus) öncelikli tercih edilenler arasında bulunuyor. Rengi, dokusu ve karakteri farklı olan bu çiçeklerin bakımları da farklı. HERCAİ MENEKŞE Dalı en fazla 20 santimetre olabilen narin, kısa boyu, mor renkli hercai menekşe, taç yapraklarıyla kışların minik sultanı. Sarı, siyah ve kırmızıyla karışmış alacalı formlarda hercai menekşeler uzun ömürlü olmasının yanı

Fırat’ın kıyısındaki ilham perileri

Gaziantep Zeugma Antik Kenti'nde sivil halkın yaşadığı "Mousalar (İlham Perileri) Evi" olarak adlandırılan Roma evleri gün yüzüne çıkarılıyor.
Fırat Nehri kıyısında yer alan ve “Çingene Kızı” mozaiğiyle gündeme gelen Gaziantep Zeugma Antik Kenti’nde Prof. Dr. Kutalmış Görkay liderliğinde yürütülen kazılar, 14’üncü yılına girdi. Kültürel etkileşim ve dönüşümlerin araştırılması bakımından büyük önem taşıyan Zeugma’da 2005’te başlayan ilk kurtarma kazılarıyla Roma evlerindeki zarif mozaikler gün yüzüne çıkarılmıştı. 2007’den bu yana ise sivil halkın yaşadığı konut alanında Mousalar Evi olarak adlandırılan Roma evleri kazısı yürütülüyor. Prof. Dr. Kutalmış Görkay Zeugma Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı, Ankara Üniversitesi Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Ziyaretçilerin antik dönem konut mimarisi hakkında bilgi sahibi olabileceği Mousalar Evi, adını dönemin yazarları, şairleri, müzisyenleri, tarihçileri ve filozofları için resmedilmiş dokuz ilham perisinin yer aldığı Mousalar Mozaiğinden alıyor. Zengin mimari dekorasyonu, iyi korunmuş mozaik ve freskleriyle Zeugma’daki en önemli Roma konut örneklerinden biri olan Mousalar (İlham Perileri) Evi’nin gelecek yılın sonunda ziyaretçilere açılması hedefleniyor. Kazı Başkanı Prof. Dr. Kutalmış Görkay, “Oldukça iyi korunmuş bir Roma konutu” diye ifade ettiği Mousalar Evi’nin Zeugma’daki diğer evlere oranla topoğrafyaya göre ince ve uzun bir planla tasarlandığını söylüyor. Görkay, 2005’ten bu yana kazı çalışmaları devam eden, Antik dönemin stratejik kentlerinden biri olan Zeugma’da farklı sentezlerin izlerini aradıkları kazı sürecini anlatıyor. Mousalar Evi, bizim bildiğimiz anlamda (odaları, salonu, mutfağı vb. olan) bir