Sultanahmet Camii’nin ölümsüz mimarı
Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü döneminde saray mimarı olan Sedefkâr Mehmet Ağa, Sultanahmet Camii’ndeki ustalığı ile yaklaşık 420 yıldır saygıyla anılıyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk mimarlık örgütlenmesi olan Hassa Mimarlar Ocağı, ölümsüz mimari eserler hayata geçirdi. Osmanlı arşiv belgelerinde en erken tarihli bilgiler 16. yüzyıl başına ait olsa da, 15. yüzyılın ikinci yarısında kurulmuş olabileceği düşünülen Hassa Mimarlar Ocağı’nın en verimli ve yetkin dönemi, Mimar Sinan’ın öncülüğünde 16. yüzyılda yaşandı.
Mimar Sinan, yetiştirdiği öğrencileriyle kurumun yaşamasını sağladı; bayrağı sırasıyla önce Mimar Dâvud Ağa, Dalgıç Ahmed Ağa, Sedefkâr Mehmed Ağa ve Kasım Ağa’ya devretti. Bu öğrenciler içinde Sedefkâr Mehmet Ağa, Sultanahmet gibi ölümsüz bir eserle adını ölümsüzleştirdi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun, gücünün doruğunda bir cihan devleti olduğu o yüzyılda mimarlık yapmak, üstelik sarayın mimarı olmak, birçok mimarın hayali olsa gerek. Mehmet Ağa’nın küçükken böyle bir hayali var mıydı bilemeyiz ama yüzyıllar sonra bugün, mesleğinin hakkını verdiğini söyleye biliyoruz.

ARNAVUTLUK’TAN CİHAN DEVLETİNİN SARAYINA UZANAN YAŞAM
Mehmet Ağa’nın gerçek adına ve doğum yerine dair kesin bilgi bulunmuyor. Ayrıntılı bilgi veren, güvenilir ve günümüze ulaşabilmiş tek geçmiş kaynak, müzik, mimarlık, geometri bilgilerini içeren, devrinin kaynak kitabı (ansiklopedisi) niteliği taşıyan Risale-i Mimariyye. Mehmet Ağa’nın senelerce yanında yaşayan dostlarından Cafer Efendi’nin, Mehmet Ağa’yı tanıtmak maksadıyla yazdığı Risale-i Mimariyye; Mimar Sinan için yazılmış kitap olan Tesküretü’l Bünyan’dan sonra gelen, bu kapsamdaki ikinci değerli kitap olarak görülüyor.
17. yüzyıl başında yaşamış bir sanat tarihçisi olan Cafer Efendi’nin konuları belgelerle, derinlemesine inerek yazdığı kitap, devrin sanatsal faaliyetlerini aktarması bakımından önem taşıyor. Eserin yazarı Cafer Efendi, kendisinin araştırmacı bir kişiliği olduğunu ancak konulara Mehmet Ağa kadar yakın olmadığını belirtiyor.
Risale-i Mimariyye’de Mehmet Ağa’nın Kanuni Sultan Süleyman’ın son zamanlarında, 1562-1563 yıllarında Rumeli’den İstanbul’a geldiği; Evliya Çelebi’nin Seyahatname isimli eserinde ise Mehmet Ağa’nın Arnavutluk’un İlbasan kentinde 40 adet çeşme yaptırdığı yazıyor. Bugün İlbasan’da bir cami, hamam ve iki çeşme bulunuyor. İlbasan’a gösterdiği önem, Mehmet Ağa’nın burada dünyaya geldiği ihtimalini güçlendiriyor.
Risale-i Mimariyye’de yer alan bilgilere göre küçük Mehmet, 1562’de devşirme olarak İstanbul’a geldiğinden itibaren, sarayda beş yıl ulufesiz bulunmuş, yani ücret almamış. Daha sonra bir yıl ulufeli bahçe bekçiliği yapmış. Ardından Hasbahçeye girerek müzik dersi aldığını, gördüğü bir rüya üzerine müzikten vazgeçip mimarlık ve sedefkârlık sanatına heves ettiğini öğreniyoruz. Böylece, sedefkârlar halifesi Üstat Mehmet tarafından yetenekleri sınanıp başarılı bulunan küçük Mehmet’in mimarlık ve sedefkârlık eğitimi başlamış oldu. Mehmet Ağa, başta Mimar Sinan olmak üzere, dönemin bir çok büyük mimarının yanında 20 yıla yakın süre öğrencilik ve yardımcılık yaparak, mimarlık sanatının tüm inceliklerini öğrendi.
Mehmet Ağa ile yakından ilgilenen Mimar Sinan, işlerini beğendiği bu genç mimarı, 3. Murat’a bir rahle işlemeye teşvik eder. Mehmet Ağa, geometrik sedefkâri şekillerle güzel bir rahle işleyerek 3. Murat’a hediye eder. Bu rahle, onu sarayın kapıcıbaşılığına taşır. Aynı zamanda askerlik görevi de yapan Mehmet Ağa, iki yıl kule sofiliği görevinin ardından Rumeli teftişiyle görevlendirilir. Batı’daki bütün sınır boylarını gezerek kalelerin durumunu padişaha bildirir. Ardından muhzırbaşı görevine getirilir. (Osmanlı’da, mahkemelerde davalı ve davacıyı mahkeme huzuruna getiren görevliye muhzır deniyordu.) Daha sonra sırasıyla Diyarbakır Beylerbeyi vekaleti, İstanbul’da Hüsrev Paşa’nın Kapı Kethüdası, Hayran Nahiyesine Nahiye Hâkimi görevleriyle devlete hizmet eden Mehmet Ağa’yı mimarbaşılığa götüren görevi ise, İstanbul’daki su nazırlığı göreviydi.
Osmanlı döneminde su teşkilatının en yüksek makamı Su Nezaretiydi. Umum suların, su yollarının ve su yolcuların idaresi su nezaretine bağlıydı. O dönemde su nazırı; belediye hizmetlerini gören ve merkezî yönetime bağlı olan şehremininin üç uzman yardımcısından (mimarbaşı, su nazırı ve kentin temizliğinden sorumlu olan çöplük subaşısı) biriydi. Su nazırı, günümüzdeki İSKİ (İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi) Genel Müdürlüğünü ve Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünü de kapsayan bir görevdi.
