Taştan doğan sanat: Litografi

Ressam Doç. Erdal Kara, sanatçıya taş üstüne doğrudan çizim yapma imkânı veren Litografinin her zaman özgünlüğünü koruyacağına işaret ediyor.

Litografinin tarihsel serüveni, teknik özellikleri ve taş baskı eserleriyle ön plana çıkan sanatçılara dair notlar paylaşan Ressam Doç. Erdal Kara, sanatçıya taş üstüne doğrudan çizim yapma imkânı veren tekniğin her zaman özgünlüğünü koruyacağına işaret ediyor.

Doç. Erdal Kara
Mimar Sinan Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Resim Bölümü

Litografi nedir? Bir teknik mi, yoksa sanat mı, anlatır mısınız?

Litografi bir baskı tekniğidir. Düz yüzey baskısı olarak adlandırdığımız baskı türlerinin ilk örneği ve atasıdır. Su ve yağın birbirlerini itmesi prensibine göre işleyen bu teknik, tarihte sanatsal olarak kullanıldığı gibi endüstriyel amaçlı da kullanılmıştır. Günümüzde matbaa alanındaki işlevini off-set teknolojisine bırakmakla birlikte sanatsal alanda varlığını ve özgünlüğünü sürdürmektedir.

Litografinin temel ilkesi, yağlı bir malzemeyle kalıbın hazırlanıyor olmasıdır. Gözenekli ve dokulu bir taş yüzeye yine yağ bazlı kalem, mürekkep veya benzeri malzemelerle yapılan çizim, bazı kimyasal işlemler sonucunda kalıp hâline dönüşmektedir. Burada taşın gözeneklerinden yağın bir miktar içeri girmesi kalıbın oluşumunda önemli bir etkendir. Daha sonra hazırlanan kalıba el merdanesi vasıtasıyla baskı mürekkebi verilir ve litografik pres makinesinden geçirilerek baskı yapılır. Burada önemli bir nokta; baskı kâğıdının taşın üstüne el ile yerleştirilmesidir. Off-set tekniğinde ise kâğıt ve kalıp birbirine temas etmezler. Bu da önemli bir ayrıntıdır çünkü geleneksel litografi tekniğinde taş üstündeki kalıp ve kâğıt üstündeki basılı imaj birbirlerinin ayna görüntüsündeki tersi gibi ortaya çıkar. Off-set tekniğinde ise kalıp ve kâğıt üzerindeki imaj birbirinin aynısıdır.

“SÜREÇ MEKANİK İŞLEMEZ”

Litografide kullanılan taş, 5 veya 6 santimetre kalınlığında, yüksek basınca dayanıklı, ayrıca su ve yağa karşı hassas, düz yüzeyli, simetrik oranlarda bir kireç taşı bloğudur. Çalışma esnasında daima kirden ve yağdan uzak tutulması, çıplak elle temas edilmemesi gerekir. Çalışma başlamadan önce taşa, yapılacak desenin özelliklerine su ve kum ile doku kazandırılır ve temizlenir. Bu işlem hem taş yüzeyinin temizlenmesi hem de yeni yapılacak çalışmaya hazır hâle getirilmesi içindir. Bir taş ile defalarca çalışma yapabilmek mümkündür ve her seferinde taşın yeniden temizlenmesi gerekir.

Dezavantaj olarak görülecek bir şey varsa o da tekniğin çok hassas bir çalışmayı gerekli kılması ve zaman içinde tecrübeyle gelişmesi ve iyi sonuç vermesidir. Süreç asla mekanik bir şekilde işlemez. Hem kalıp oluşum aşaması hem de baskı aşaması taşın gösterdiği tepkilere uyum sağlamayı gerektirir. Bunun yanı sıra çalışma malzemelerinin tamamını iyi tanıyor olmak da çok önemlidir.

TAŞLA DOĞRUDAN TEMAS

Litografide taşla direkt temas hâli var. Sanırım onu diğer baskı tekniklerinden ayıran en önemli özellik de bu, öyle değil mi?

Litografi, blok kireç taşının üstüne çizim yapılan bir tekniktir. Taş doğrudan çizim esnasında reaksiyon gösteren bir malzemedir. Taş ile direkt temasta bulunan sanatçının anlık duyguları ve kararları çizime yansır. Bu yüzden çalışma süreci mekanik bir süreç değildir. Taş, sanatçının sadece zihinsel kararlarını değil aynı zamanda duygularını da yansıtmasına imkân verir. Dolayısıyla litografinin en önemli özelliği özgün baskı olmasıdır diyebiliriz.

Bir baskının özgün baskı olarak kabul edilebilmesi için gerekli olan bir diğer unsur ise basılmış her bir edisyonun sanatçı tarafından el ile numaralandırılması veya niteliğini belirtecek şekilde işaretlenmesi ve imzalanmasıdır. İmza sanatçı tarafından kurşun kalem ile kâğıda atılmalıdır. Bu imza baskının özgünlüğünü gösterir.

Taş baskı eserleriyle öne çıkan ünlü sanatçılara ve çalışmalarına, ayrıca sizin yaptığınız litografik baskı çalışmalarına da kısaca değinir misiniz?

19. yüzyılda Francisco Goya, Theodore Gericault, Eugene Delacroix, sanatsal alanda litografiyi öne çıkarmışlar ve akabinde Toulouse-Lautrec, Pierre Auguste Renoir, Edward Munch, Henri Matisse, Pablo Picasso, George Braque, Salvador Dali ve Joan Miro yoğun bir şekilde litografik baskı çalışmışlardır. Günümüz sanatında hâlâ popülerliğini koruyan bu teknikte Georg Bazelitz, David Hockney, Neo Rauch, Matthias Weischer gibi farklı nesillere ait sanatçılar çalışmalar yapmaktadır.

Kişisel litografi çalışmalarım, resim çalışmalarımla eş güdümlü bir şekilde yürüyor. Bazen doğrudan doğaçlama bir biçimde taşın üstüne başlanan bir iş kendiliğinden ortaya çıkarken, bazen de resimlerimi baz alarak litografik baskılar yapıyorum. Litografi olarak düşünülüp basılmış bir çalışma, bir yerde ön çalışma görevi görmekte, biçimlerin farklılaşıp tuvale o hâliyle yansımasına zemin hazırlamaktadır. Aslında bu tür çalışmalar sanatçılar tarafından genellikle kullanılan yöntemlerdir. Çalışmaların kendileri mutlaka pentüre dönüşmezler fakat ortaya çıkışları esnasında açtıkları yol, pentür çalışmalarına farklı biçimde yansıyabilmektedir. Kişisel çalışmalarımda renk katmalarının üst üste gelmeleriyle oluşan yeni renk ve tonların ortaya çıkması benim için önemli bir noktadır.

Bir yağlıboya çalışmamdan yola çıkarak oluşturduğum boğa başı baskılarım renkli kalıp etkisinin tipik bir örneği sayılabilir. 2010 yılında Almanya’da Kloster Bentlage Müzesi baskı sergisi kapsamında sergilenen bu çalışmalarım siyah beyaz desenin renklerle birlikte nasıl bir etki kazandığını göstermektedir. Baskı resmin en ilgi çekici yönlerinden biri de bu varyasyonları görebilmemizi sağlaması ve aynı temel üzerinde farklı etkiler oluşturabilmesidir. Tek kalıp hâlinde sadece biçimsel ifadeye sahip olan boğa renklerle birlikte katmanlı bir yapı kazanmakta, biçim içerik olarak desteklenmektedir. Burada litografi mürekkeplerinin saydam bir yapıda olması da önemli bir yardımcı etkendir; çünkü saydam renkler üst üste geldiklerinde ton ve renk çeşitliliği oluşturur.

Hoca Ali Rıza’nın litografilerinin kaynağı olan desenlerin özelliklerine de kısaca değinir misiniz?

Hoca Ali Rıza, bizim sanat tarihimizde litografik baskının ilk örneklerini veren kişidir. Öğrencileriyle yaptığı çalışmalarda desene çok önem veren bir kişi olarak bilinen Hoca Ali Rıza’nın, desenlerinin eğitim amaçlı yaygınlaşmasını istediği ve bu nedenle litografi çalışmaları yaptığı bilinmektedir. Natürmort ve peyzaj konularının yanı sıra çiçek ve hayvan figürlerinin etüt edildiği bu desenlerin dokuz ayrı albüm şeklinde basıldığı kaydedilmiştir. Desen eğitimi için rehber oluşturma amacıyla yapılmalarından dolayı bu çalışmalar tek kalıplık ve siyah-beyaz olarak basılmıştır.

Litografinin tarihsel serüveninden de kısaca söz eder misiniz?

Litografi 18. yüzyıl sonunda Bohemyalı bir Alman müzisyen ve besteci olan Alois Senefelder tarafından bulunmuş bir tekniktir. Senefelder, notalarını basmak ve bestelerini satmak için bu tekniği icat etmiştir. Aslen matbaa amacıyla kullanılan bir tekniktir. Senefelder’in yazdığı litografi tekniğini açıklayan kitap, bu baskı türünün yaygınlaşmasını sağlar. O dönemin diğer baskı tekniklerine göre hem kalıbın çok daha kolay hazırlanıyor olması hem de basım işleminin hızlı çoğaltmaya imkân vermesi, litografinin yaygınlaşmasında önemli olmuştur. Fakat bunların yanı sıra düz ve geniş bir yüzeye mürekkep, kalem veya füzen gibi malzemelerle doğrudan elle çalışılıyor olması da tekniği hem sanatçılar hem de matbaacılar için elverişli hâle getirmiştir. İlk olarak tek kalıp hâlinde, siyah beyaz çalışmalar ortaya çıkmış akabinde kalıp sayısının artması ve renkli mürekkeplerin kullanımıyla renkli litografi gündeme gelmiştir.

“BORDOEUX’UN BOĞALARI” İLK SANATSAL ÇALIŞMA

19. yüzyılın başlarında bu teknik hem Avrupa’da hem de Amerika’da yaygınlaşmış ama özgün sanatsal ürünler Fransa’da ortaya çıkmıştır. İspanyol ressam Francisco Goya’nın Fransa’da çalıştığı boğa güreşi temalı “Bordoeux’un Boğaları” serisi bu alanda yapılmış ilk sanatsal örnekler olarak gösterilmektedir.

Goya’dan sonra Theodore Gericault, Eugene Delacroix gibi ressamlar öne çıkmaktadır. Tekniğin popülerliğin artması ise 19. yüzyılın ikinci yarısını bulmaktadır. Bu dönem kitap, harita, dergi, poster, sertifika, diploma türü matbu kâğıtlar renkli baskı özelliği sayesinde litografi tekniğiyle basılmışlardır. Toulouse Lautrec, çizmiş olduğu posterlerle bu dönemin önde gelen sanatçısı olarak gözükmektedir

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın ilk yarısında sanatçıların çoğu litografiyle ürünler vermiş, hemen her ülkede farklı atölyeler kurulmuş ve baskılar yapılmıştır. Fakat gelişen teknolojiyle ilk önce off-set litografinin ortaya çıkışı ve ardından off-set tekniğinin yaygınlaşması, litografiyi endüstriyel alanda işlevsizleştirmiştir. Bununla birlikte litografinin sanat alanındaki kullanımı sürekli devam etmiştir.

ÖZGÜN BASKININ TEMELİ AHŞAP BASKILAR

Baskı tekniklerinin kökenini antik çağlarda kullanılan pişmiş toprak kalıplara dayandırabiliriz; bu tür kalıplar bir tür damga görevi görmekteydiler. Günümüzdeki özgün baskı resimlerin temeli ise ahşap baskılara dayanmaktadır. Özellikle Asya’da yaygın olan ahşap baskılar Avrupa’da da kitap ve resimleme basımında kullanılmıştır.

Litografi tekniğinin Anadolu’ya yayılması nasıl oldu peki?

Osmanlı İmparatorluğu’nda litografi tekniğinin ilk kullanımı 1831 yılına dayanmaktadır. İstanbul’da Harbiye Nezareti’nde Serasker Hüsrev Paşa’nın himayesinde Fransa’dan gelen Jacques ve Henri Cayol kardeşler tarafından kurulan atölye, başta harita basımı olmak üzere nezaretin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir çalışma içinde olmuştur. Cayol kardeşler bu atölyede pek çok litografi ustası yetiştirmişler ve yetişen bu ustalar İstanbul’daki diğer okul ve kurumların litografi atölyelerinin kurulmasına öncülük etmiştir. Matbaa amaçlı olan bu çalışmalar kısa zamanda Anadolu’ya da yayılmış ve bugünün off-set basım tekniğine denk gelecek şekilde yaygınlaşmıştır. Zamanla taş baskının yanı sıra çinko plakalarla litografi basımı da ortaya çıkmış ve hatta doku kazandırılmış teneke levhalar bile kalıp oluşturmak için kullanılır hâle gelmiştir. Litografi zaman içinde yerini tamamen off-set basım tekniğine bırakmıştır.

Taş baskının eğitim alanında kendine yer bulması ve sanatsal anlamda öne çıkmasıyla ilgili neler söylersiniz?

Litografi eğitimi dünyada prestijli güzel sanatlar akademilerinde 20. yüzyılın başından beri verilmektedir. Günümüzde hem Avrupa’da hem de Amerika’da değerli üniversite, akademi ve sanat kurumlarında litografi eğitimi önemli bir yer tutmaktadır.

Bunun dışında litografi ustalarının yönettiği özel atölyeler sanatçılara kapılarını açarak onlara bu teknikle çalışma imkânı sağlamaktadır. Öğrenciler bu tekniği tanıma ve uygulama şansına bu tam donanımlı atölyelerde sahip olurken kendi sanatsal formasyonlarını destekleyici bir eğitimden de geçmektedir. Bunun yanı sıra grafik sanatlar veya özgün baskı resim eğitimi veren bölümler veya doğrudan litografi ustası yetiştirmeye yönelik programlar da sıklıkla karşımıza çıkmakta; bu çeşitlilik, eğitime derinlik katmaktadır.

Türkiye’deki üniversitelerde de litografi eğitimini iyi derecede veren atölyeler bulunmaktadır. Öğrenciler bu atölyelerde kendi sanatlarını geliştirmekte, ayrıca farklı bir sanatsal üretim biçimini hayatlarına dahil etmektedir. Bu tekniğin eğitiminin yaygınlaşması sanat öğrencilerine yeni olanaklar sunacaktır.

Sanatçılar el ile resim yapmaya ve desen çizmeye devam ettikleri sürece litografi basmaya da devam edecekler. Litografi sanatçının duygularını doğrudan yansıtabilme özelliğine sahip, romantik bir tekniktir. Bu açından her dönem sanatçılar için ilgi çekici olmaya devam etmiş ve bundan sonra da devam edecektir.

GÜL DEMİRDAŞ – TOKİ Haber Dergisi

İlgili Konular:
TOKİ Haber
TOKİ Haber

Karadeniz’in renkleri Güneysu Millet Bahçesi’nde

Rize Güneysu Millet Bahçesi’nde yerel ve özgün değerlerin tespiti, geliştirilmesi ve ürüne dönüştürülmesine dayalı bir çözümleme süreci benimsendi.
Rize Güneysu Millet Bahçesi’nin projelendirilmesinde yerel ve özgün değerlerin tespiti, geliştirilmesi ve ürüne dönüştürülmesine dayalı bir çözümleme süreci benimsediklerini söyleyen Peyzaj Mimarı Cemil Hamdi Okumuş, temel stratejilerinin yatayda ve düşeyde yeşil alan sürekliliğini sağlamak olduğunu belirtiyor. YEREL DEĞERLER ÜRÜNE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ “Bölgede daha önce çalışmış bir ekip olarak Rize Güneysu Millet Bahçesi’nin projelendirilmesinde, yaptığımız her işte olduğu gibi yerel, özgün değerlerin tespiti, geliştirilmesi ve ürüne dönüştürülmesini kapsayan yoğun bir ilk adım/çözümleme süreci geçirdik. Bahsi geçen süreç, alanın tipik/ayırıcı fiziksel ve kültürel özelliklerini keşfe çıktığımız bir yolculuktu. Bu niyetle esin kaynağımız; buram buram Karadeniz kokan kara üzüm çardaklarının altında edilen sohbetler, dalından koparıp yemenin keyfine doyamadığımız mandalina ağaçları, dik yamaçlarda yetişen çay bahçeleri, etkili/göze çarpan cepheleriyle yamaçlara ve tepelere serpilmiş, dolma taş ve ahşap karışımıyla inşa edilen yöre evleriydi diyebilirim. Proje özelinde izlediğimiz temel strateji; yeşile ve dereye açılan koridorlar, kıyı ile ilçeyi birleştiren sirkülasyon ağları, yatayda ve düşeyde yeşil alan sürekliliğinin sağlanmasıydı. Bu bağlamda, sınırlarını kara yolları, duvarlar, bariyerlerin belirlediği, içine kapanık ve yakın çevresiyle ilişki kurmayan proje alanı, yaya öncelikli ve geçirgen bir yapıya kavuşturuldu. Ayrıca, akarsu kenarında yer alan ve yörede var olan ani/yüksek rakım artışı probleminden etkilenmeyen alan, ulaşılabilir ve avantajlı konumu dolayısıyla bölgenin yakın zamanda olası turizm

Yapı ustasından mimara

Beyza Onur Işıkoğlu, mimarların modernleşme süreciyle yapı ustası statüsünü aştığını ve sosyal mühendisliği de kapsayan bir kimlik üstlendiğini anlatıyor.
Dr. Öğr. Üyesi Beyza Onur Işıkoğlu, mimarın modernleşme süreciyle yapı ustası statüsünü aşıp kendi özgün söylemini oluşturduğunu ve sosyal mühendisliği de kapsayan bir kimlik üstlendiğini anlatıyor. Dr. Öğr. Üyesi Beyza Onur IşıkoğluKarabük Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü Bir meslek insanı olarak mimarın yapı ustası statüsünü aşarak kendi özgün söylemini oluşturması, dolayısıyla onun zaman ötesi/sabit bir karakter olmadığını gösteriyor. Bu anlamda mimarın mesleki kimliğini elde etme sürecine, mimar ve mimarlık mesleği kavramlarının var oluş biçimi ve tarihi arka planına değinebilir misiniz? Mimarlık mesleğinin bilinen en eski mesleklerden biri olması, mimarlık mesleğinin eyleyicisi olan mimarın tarihsel var oluşunun da uzun bir sürece uzanmasını gerektiriyor. Mimar denilen meslek insanı, kentleşme sürecinde daha yetkin bir fiziksel çevre arayışıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Geçmiş dönemlerde mimar için kullanılan “architect” terimi içerdiği anlam bakımından bu meslek insanının kimliğini nitelemektedir. Bu terim, “archi” “baş” ve “tekton” “yapıcı ya da zanaatkâr” olarak açılmaktadır. Doğu literatüründe ise “architect” terimine karşılık olarak “mimar”, “mühendis” terimleri kullanılmıştır. Bu bölgelerde mimar, meslek insanı, yapı ustası konumundaydı. Orta Çağ sürecinde mimarların unvanları mason localarından kaynaklanmıştır. Bu dönemlerde, mason unvanları mimarlık edimiyle ilişkilidir ve meslek için özelleşmiş, belirgin bir itibardan henüz söz edilemez. Ayrıca aydınlanma öncesi geleneksel toplumlarda, mimarın sadece çizen kişi değil aynı zamanda

Kurak topraklardan lavanta bahçelerine

Su kullanmadan yüksek katma değerli tarım ürünlerinin üretimini amaçlayan "Lisinia Doğa Projesi" ile Burdur'un kurak dağları mor diyarlara dönüştü.
Su kullanmadan yüksek katma değerli tarım ürünlerinin üretimini amaçlayan “Lisinia Doğa Projesi” ile Burdur’un kurak dağları mor diyarlara dönüştü. Kilometrelerce uzanan lavanta dereleri, ekoturizm geliriyle de şehir için önemli bir kazanç kapısı oldu. Gelişen teknoloji sadece sanayiyi değil, tarımı da şekillendiriyor. Akıllı tarım, tarım 4.0, topraksız tarım gibi ileri teknoloji gerektiren yöntemler, dünyada ve ülkemizde uygulanmaya başladı. Tarımdaki yeni arayışlardan susuz tarım ise genellikle teknoloji gerektirmeyen, su tüketimini en aza indiren ya da su kullanılmayan bir tarım yöntemi olarak öne çıkıyor. Lisinia Doğa Projesi Genel Koordinatörü Öztürk Sarıca, susuz tarım yöntemiyle yüksek katma değerli tarım ürünleri yetiştirmeyi başardı. Bunun püf noktası ise sulama gerektirmeyen bitkileri seçmek. Öztürk Sarıca lavanta, kekik, adaçayı gibi aromatik bitkileri dikip bunları sadece yağmur sularıyla yetiştirmiş. Öyle ki, geçen yıl 7 ay boyunca yağmur yağmamasına rağmen lavantalara hiç müdahale edilmemiş. Bu zor sürece lavantaların yüzde 80’i dayanıklılık göstermiş. Öztürk Sarıca, bu duruma ilişkin şunları söylüyor: “Dikim alanı zaten sulama yapılacak alanlar değil. Bu doğal seleksiyon. Susuzluğa dayanabilenler kalıyor. Dünyanın pek çok yerinde bu yönteme yağmur hasadı deniliyor.” Şimdi Anadolu’nun güneyinde, Burdur Gölü’nün kıyısındaki Lisinia Doğa’da kilometreler boyunca mor lavanta bahçeleri uzanıyor. Görüntüsü ve kokusuyla ruhu dinginleştiren, aynı zamanda kozmetik, ilaç ve deterjan sanayisinin değerli bir hammaddesi