Tek rengin harmonisi: Monokrom tasarım

Sakin bir etkiye ihtiyaç duyulan mekânlarda sıklıkla tercih edilen monokrom ya da diğer bir deyişle "tek renkli" tasarım anlayışı, minimal ve özgün iç mekânlar oluşturmada tasarımcıya sınırsız bir özgürlük sağlıyor.

Sakin bir etkiye ihtiyaç duyulan mekânlarda sıklıkla tercih edilen monokrom ya da diğer bir deyişle “tek renkli” tasarım anlayışı, minimal ve özgün iç mekânlar oluşturmada tasarımcıya sınırsız bir özgürlük sağlıyor.

İç mekân düzenlemelerinde daha tasarım aşamasında karşımıza çıkan ilk soru genellikle, “Hangi renk?” olur ve bu sorunun cevabı neredeyse tüm tasarımı etkiler. Doğru renk kombinasyonunu seçmek ise her zaman kolay değildir. Renklerin sihirli dünyasında yolunuzu ararken klasik renk teorisi ve renk çemberi size rehberlik edebilir. Renk armonileri ise dengeli bir tasarımın temelidir. Tasarımda istediğiniz etkiyi yaratmanızı sağlayacak renk armonilerini oluşturmak için çeşitli renk şemalarını kullanılabilirsiniz. Bunlardan biri ve en kolayı “monokrom” renk şemasıdır.

Mono “bir” ya da “tek” anlamına gelse de bu renk yaklaşımı, tasarımda birçok yerde aynı rengin kullanılması demek değildir. “Monokrom”, resim, çizim, tasarım ya da fotoğrafların tek renkten oluştuğunu ifade eder. Kökü, Antik Yunan’da “tek bir renkten olan” ya da “tek renkli” anlamındaki “monokhrōmatos”tan gelir. Renk çarkındaki on iki renkten birini seçip tek bir rengin beyaz ile karıştırılması olan “nüans”, aynı rengin siyah ile karıştırılması olan “gölge” ve gri ile karıştırılması demek olan “tonlama” ile zengin ve birbiriyle uyumlu bir renk şeması oluşturulabilir. Aranan uyum ve dengeye kolaylıkla ulaşılmasını sağlayan monokromatik şemada tüm renkler tek bir temel renktendir.

MİNİMAL, SOFİSTİKE VE ÖZGÜN

“Monokrom” çok çeşitli tasarımlarda, yüzey sanatlarında, modada ve dekorasyonda sıklıkla karşımıza çıkan ve zamansız olarak niteleyebileceğimiz bir akım. Monokrom iç mekân tasarımı ise lüks Art Deco’dan endüstriyel iç mekânlara ve loftlara kadar birçok farklı dönem ve stille ilişkilendiriliyor. Söz konusu “tek renk” yaklaşımıyla son derece sofistike, zamandan ve üsluplardan bağımsız, kimi zaman minimal, kimi zaman da son derece karmaşık fakat bir o kadar da özgün iç mekânlar oluşturmak mümkün.

ZAMANSIZ BİR AKIM: TANG HANEDANI’NDAN ART DECO’YA

Monokromatik renk kullanımı ilk olarak ve en yaygın, yüzey sanatlarında görülüyor. 5’inci yüzyılda Tang Hanedanı’nda ortaya çıkan “Çin mürekkep resmi”nde yalnızca su ile tek renk mürekkep kullanılıyor. Aynı renkteki mürekkep suyla inceltiliyor ve fırça darbeleriyle farklı kalınlıklarda ve tonlarda uygulanıyor. Kullanılan mürekkebin rengi ise genellikle siyah. Siyahın monokromatik kullanımıyla oluşan siyahtan beyaza geçişler bir kontrast yaratırken eş zamanlı olarak uyum içinde bir denge kurulmasını sağlıyor.

Kübizmin 1910-1912 yılları arasında Pablo Picasso ile Georges Braque’nin öncülüğündeki “Analitik Kübizm” olarak adlandırılan döneminde, tuval üzerinde monokrom boyayla yapılmış çalışmalar görülüyor. 1920’lere gelindiğinde ise bu kez Art-Deco hareketiyle monokrom ve özellikle siyah-beyaz renk paletleri iç mekân tasarımlarında yer almaya başlıyor. Geometrik desenler, blok renkler ve parlak siyah etkisi özellikle zeminlerde ve kimi zaman da duvarlarda yerini buluyor.

Siyah ile beyazın birlikteliğini “mükemmel bir harmoni” olarak tanımlayan Coco Chanel ile modada da monokrom rüzgârları esiyor. Andy Warhol’un gözdeleri Edie Sedgwick ve Baby Jane Holzer gibi moda ikonlarıyla moda dünyasında öne çıkan monokrom renk kullanımı, bir süre sonra podyumlardan dekorasyona sağlam bir geçiş yapıyor; 1960’lardan itibaren iç mekân tasarımlarında sıklıkla kullanılıyor.

YILLARA MEYDAN OKUYAN İÇ MEKÂNLAR

Monokromatik renk seçimleri dengeli bir iç mekân oluşturmaya yardımcı oluyor. Tek renkli tasarımların rahatlatıcı bir etkisi olduğundan daha sakin bir etkiye ihtiyaç duyulan mekânlarda sıklıkla tercih ediliyor. “Tek renkli tasarım” ilk anda tekdüzeliği veya monotonluğu çağrıştırsa da tasarımlarda bir arada kullanılabilen çeşitli desen ve dokular, çok farklı dönem ve stillerden parçalar tasarımcıya sınırsız bir özgürlük sağlıyor. Bu temel şemayla yıllara meydan okuyan iç mekânlar oluşturmak çok kolay.

NÜANS, GÖLGE VE TONLAMALAR

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli şey; nüans, gölge ve tonlamaları doğru şekilde kullanarak tekdüze ve sıkıcı bir atmosfer ortaya çıkarmaktan kaçınmak. Dokular ve desenler, parlak ve mat yüzeyler aynı rengin geçişlerinde ihtiyaç duyulan kontrastı sağlamaya yardımcı oluyor. Özellikle desenler, monokromatik renk kullanımıyla birlikte son derece etkileyici sonuçlar veriyor. Desenlerdeki geometrik formlar, çeşitli kıvrımlar, zikzaklar mekâna hareket katarken, kullanılan farklı yüzey ve dokular ihtiyaç duyulan katmanlaşmayı sağlıyor.

SİYAH VE BEYAZ DENGESİ

Monokrom renk şemalarının en ünlüsü hiç kuşkusuz ki “siyah-beyaz”… Çok çeşitli tasarımlarda tercih edilen ve bir klasik olan siyah ve beyazın bir arada kullanılması her zaman etkileyici sonuçlar ortaya çıkarıyor. Diğer tek renk şemalarından farklı olarak siyah ve beyazın oluşturduğu güçlü kontrast, istenilen hareket ve vurguyu dengeli bir şekilde mekâna yansıtıyor. Siyah ve beyazın bir nevi simbiyotik ilişkisiyle zamansız, esnek, birçok yönden şaşırtıcı derecede özgürleştirici ve bir o kadar da etkileyici iç mekânlar tasarlamak mümkün.

Y. MİMAR PELİN SÜRMELİ
TOKİ Haber Dergisi Ağustos Sayısı

İlgili Konular:
TOKİ Haber
TOKİ Haber

Yapı ustasından mimara

Beyza Onur Işıkoğlu, mimarların modernleşme süreciyle yapı ustası statüsünü aştığını ve sosyal mühendisliği de kapsayan bir kimlik üstlendiğini anlatıyor.
Dr. Öğr. Üyesi Beyza Onur Işıkoğlu, mimarın modernleşme süreciyle yapı ustası statüsünü aşıp kendi özgün söylemini oluşturduğunu ve sosyal mühendisliği de kapsayan bir kimlik üstlendiğini anlatıyor. Dr. Öğr. Üyesi Beyza Onur IşıkoğluKarabük Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü Bir meslek insanı olarak mimarın yapı ustası statüsünü aşarak kendi özgün söylemini oluşturması, dolayısıyla onun zaman ötesi/sabit bir karakter olmadığını gösteriyor. Bu anlamda mimarın mesleki kimliğini elde etme sürecine, mimar ve mimarlık mesleği kavramlarının var oluş biçimi ve tarihi arka planına değinebilir misiniz? Mimarlık mesleğinin bilinen en eski mesleklerden biri olması, mimarlık mesleğinin eyleyicisi olan mimarın tarihsel var oluşunun da uzun bir sürece uzanmasını gerektiriyor. Mimar denilen meslek insanı, kentleşme sürecinde daha yetkin bir fiziksel çevre arayışıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Geçmiş dönemlerde mimar için kullanılan “architect” terimi içerdiği anlam bakımından bu meslek insanının kimliğini nitelemektedir. Bu terim, “archi” “baş” ve “tekton” “yapıcı ya da zanaatkâr” olarak açılmaktadır. Doğu literatüründe ise “architect” terimine karşılık olarak “mimar”, “mühendis” terimleri kullanılmıştır. Bu bölgelerde mimar, meslek insanı, yapı ustası konumundaydı. Orta Çağ sürecinde mimarların unvanları mason localarından kaynaklanmıştır. Bu dönemlerde, mason unvanları mimarlık edimiyle ilişkilidir ve meslek için özelleşmiş, belirgin bir itibardan henüz söz edilemez. Ayrıca aydınlanma öncesi geleneksel toplumlarda, mimarın sadece çizen kişi değil aynı zamanda

Kurak topraklardan lavanta bahçelerine

Su kullanmadan yüksek katma değerli tarım ürünlerinin üretimini amaçlayan "Lisinia Doğa Projesi" ile Burdur'un kurak dağları mor diyarlara dönüştü.
Su kullanmadan yüksek katma değerli tarım ürünlerinin üretimini amaçlayan “Lisinia Doğa Projesi” ile Burdur’un kurak dağları mor diyarlara dönüştü. Kilometrelerce uzanan lavanta dereleri, ekoturizm geliriyle de şehir için önemli bir kazanç kapısı oldu. Gelişen teknoloji sadece sanayiyi değil, tarımı da şekillendiriyor. Akıllı tarım, tarım 4.0, topraksız tarım gibi ileri teknoloji gerektiren yöntemler, dünyada ve ülkemizde uygulanmaya başladı. Tarımdaki yeni arayışlardan susuz tarım ise genellikle teknoloji gerektirmeyen, su tüketimini en aza indiren ya da su kullanılmayan bir tarım yöntemi olarak öne çıkıyor. Lisinia Doğa Projesi Genel Koordinatörü Öztürk Sarıca, susuz tarım yöntemiyle yüksek katma değerli tarım ürünleri yetiştirmeyi başardı. Bunun püf noktası ise sulama gerektirmeyen bitkileri seçmek. Öztürk Sarıca lavanta, kekik, adaçayı gibi aromatik bitkileri dikip bunları sadece yağmur sularıyla yetiştirmiş. Öyle ki, geçen yıl 7 ay boyunca yağmur yağmamasına rağmen lavantalara hiç müdahale edilmemiş. Bu zor sürece lavantaların yüzde 80’i dayanıklılık göstermiş. Öztürk Sarıca, bu duruma ilişkin şunları söylüyor: “Dikim alanı zaten sulama yapılacak alanlar değil. Bu doğal seleksiyon. Susuzluğa dayanabilenler kalıyor. Dünyanın pek çok yerinde bu yönteme yağmur hasadı deniliyor.” Şimdi Anadolu’nun güneyinde, Burdur Gölü’nün kıyısındaki Lisinia Doğa’da kilometreler boyunca mor lavanta bahçeleri uzanıyor. Görüntüsü ve kokusuyla ruhu dinginleştiren, aynı zamanda kozmetik, ilaç ve deterjan sanayisinin değerli bir hammaddesi

İstanbul’da Jugendstil sanat akımıyla inşa edilen yapılar

Klasizm'in tarihselciliğine karşı bir arayışın sonucunda ortaya çıkan Jugendstil sanat akımı, İstanbul'da boğaz kıyılarının yanı sıra Beyoğlu ve Kadıköy'de de sıradışı örnekler bıraktı.
Jugendstil ya da genel adıyla Art Nouveau, Klasizm’in tarihselciliğine karşı bir arayışın sonucunda ortaya çıkmış ve bir dünya sanatı olmuştur” diyen Doç. Dr. Deniz Demirarslan, Jugendstil sanat akımının özelliklerini Letonya’nın başkenti Riga’daki binaların dış cephe ve iç mekân tasarımları üzerinden anlatıyor. Demirarslan, Jugendstil sanat akımının ülkemizdeki örneklerini de sıralıyor. Doç. Dr. Deniz DemirarslanKocaeli Üniversitesi, Mimarlık ve Tasarım Fakültesi, İç Mimarlık Bölümü Jugendstil akımı nasıl ortaya çıktı anlatır mısınız? Jugendstil, Almanca “Genç Üslup” anlamını taşımaktadır. Esasen 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan ve dünyaya egemen olan Jugendstil, sanat tarihindeki genel adıyla Art Nouveau akımının öncüleri, Sanayi Devrimi’nin de etkisiyle endüstriyel teknolojilerin ve özellikle yapı alanında yeni malzemelerin ve uygulama yöntemlerinin sunduğu olanaklardan yararlanarak ve tasarımlarını özenli bir işçilikle birleştirerek estetik uyumu yakalamayı amaçlamışlardır. SADECE BİR MİMARİ AKIMI DEĞİL Jugendstil ya da Art Nouveau, sadece bir mimari akımı değildir. Mimari, iç mimari, mobilya, grafik, ürün, mücevher ve moda tasarımı gibi pek çok alanda etkili olan biçim ve süslemenin olağanüstü uyumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hatta ünlü Titanic gemisi de sadece iç mekânıyla değil, gemi inşa tekniğiyle döneminin ve üslubun özelliklerini yansıtmaktadır. Sanat anlayışı bakımından oldukça karmaşık bir dönem olan 19. yüzyılda özellikle dekorasyonu, iç mekânı ve mobilyayı etkileyen yeni arayışlar içinde olan ve