“Edebiyat bir şehre damgasını vurmuşsa, o şehir unutulmaz”

İstanbul üzerine pek çok söz söylendi. Ancak hiçbiri kalem erbabının ruhundan damıtılan edebiyat eserleri kadar kalıcı olmadı…

İstanbul üzerine pek çok söz söylendi. Ancak hiçbiri kalem erbabının ruhundan damıtılan edebiyat eserleri kadar kalıcı olmadı…

Edebiyatımıza kattıkları ve ilham veren kaynağı ile İstanbul’u Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Handan İnci Elçi ile konuştuk.

İstanbul’un etkisinde kalmış yazarlara dair neler söylersiniz?

İstanbul çok ilham verici bir şehir. İstanbul’da yaşayan bir yazarın bu şehri şiirine, öyküsüne, romanına aksettirmemesi mümkün değil. Tarih boyunca da böyle olmuş. Ben İstanbul ve edebiyat ilişkisini 19. Yüzyıl itibariyle başlayan yenileşme dönemiyle sınırlayarak söze gireyim. Batı uygarlığını modellemeye yöneldiğimiz geçiş aşamasında ortaya çıkan roman türünde ilk örnekleri veren Namık Kemaller, Ahmet Mithatlar, Recaizadeler romanlarında İstanbul’u daha çok bu sürecin toplumsal hayata yansımasını gösterdikleri bir mekân olarak kullanmışlar.

Yani İstanbul, onlar için bir manzara olarak anlam üretmemiş ya da tarihi katmanlarıyla ilgilerini çekmemiş, İstanbul’u Batılı yaşama biçimlerinin örneklendiği moda mekânlarla, mesela Beyoğlu ile daha geleneksel mekânlar arasındaki çatışmalar üzerinden anlatmışlar. İstanbul’un bir manzara duygusuyla edebiyatımıza girmesi Servet-i Fünun dönemiyle başlar. Halid Ziya, Mehmed Rauf başta olmak üzere Servet-i Fünun edebiyatçıları İstanbul’u estetize ederler, adeta şiir gibi anlatırlar. Özellikle Eylül’ün Boğaz’ı anlatan öyle bölümleri vardır ki hakikaten bir şiir okuyormuş duygusu alırsınız.

Edebiyatımızda İstanbul’u manzaralaştıran asıl isim Yahya Kemal’dir. “Sana dün bir tepeden baktım” dediği “Aziz” olarak nitelediği İstanbul’un hem manzarasıyla hem de tarihi değeriyle şiirimize girmesini sağlamıştır. Şehri seyretmek, şehre bakmak daha çok Batılı yazarlardan edinilen bir alışkanlıktır bizim yazarlarımız için. Şehri seyretmek onun biraz dışına çıkmayı gerektirir. Yahya Kemal İstanbul’un dışına çıkarak seyreder, hatta biraz sıçrayarak tarihine gider ve oradan da bakar. Bu bakışı bizde en çok Tanpınar’ı etkilemiştir. Tanpınar’ın İstanbul’u anlatması Yahya Kemal’inki gibi sadece bir manzara değil aynı zamanda bir “mesele”dir. “İstanbul’u anlamadan kendimizi anlayamayız” diyen Tanpınar, İstanbul’u tabii güzellikleri ve tarihsel katmanlarında bireyin kendini, kim’liğini aradığı bir mekâna dönüştürmüştür.

Edebiyatımızda dönemlere bakıldığında nasıl bir İstanbul görüyoruz?

İstanbul’u yorumlama yöntemleri bize yazarın edebiyat anlayışını da doğrudan doğruya gösterebilir. İstanbul’a nasıl bakmayı tercih ettiği, yazarın hayatı, edebiyatı hatta şehir içinde kendisini nasıl konumlandırdığını da açıklar. Mesela Orhan Kemal’le Tanpınar romanlarını aynı dönemde yazarlar ama bize ikisi de bambaşka İstanbul’u anlatırlar. Bu demektir ki İstanbul tek başına, tek katmanlı bir şehir değildir. Tanzimat döneminde İstanbul, sosyal meselelerin tartışıldığı bir platform iken Servet-i Fünun’da roman, kişilerinin psikolojilerine göre değişen bir manzara duygusu içinde anlatılır.

Meşrutiyet dönemi ve onu takip eden Milli Mücadele döneminde ise İstanbul tekrar sosyolojisiyle ve farklı olarak tarihi katmanlarıyla edebiyatçıların ilgisini çeker. Bu dönemde İstanbul yine Ahmet Mithatların yaptığı gibi, toplumsal konuların öne çıktığı sosyolojik bir mekân olarak işlenir. Mesela Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Peyami Safa gibi yazarlar Fatih Harbiye örneğinde olduğu gibi semtleri toplumsal yaşayış alışkanlıklarına bağlı olarak simgeleştirdikleri mekânlara göre anlatmışlardır.

Derken Abdülhak Şinasi Hisar gibi bir yazar gelir ve bütün bunların dışında, İstanbul’a çok özel bir anlam yükler. Abdülhak Şinasi Hisar için İstanbul bir şehir değil, bir medeniyettir. Özellikle “Boğaziçi”ni düşünerek söyler bunu. İstanbul, Abdülhak Şinasi Hisar için bir kaçış mekânıdır. Çünkü Hisar, yaşadığı dönemi sevmez. O, İstanbul’un belirli çevrelerinde bir dönem yaşanmış ve kaybolup gitmiş özel bir zamanı özleyen bir yazardır. Dolayısıyla Hisar, “Boğaziçi Medeniyeti” dediği ve çocukluğundan itibaren içinde büyüdüğü eski yalılarıyla, gelenekleriyle sürdürülen incelikli ve gösterişli bir hayatı anlatmıştır durmadan. Abdülhak Şinasi Hisar, nostalji kelimesine tam da karşılık gelebilecek bir şekilde eski İstanbul’u özler.

İstanbul’un geçmişine özel bir şekilde eğilmiş üç yazarın, Yahya Kemal’in, Tanpınar’ın ve Hisar’ın edebi duruşlarındaki fark, İstanbul’la kurdukları ilişkide de ortaya çıkar. Tanpınar, İstanbul’u sadece geçmişiyle değil, yaşadığı günü ve geleceğini de işin içine katarak düşünür. Evet, İstanbul şu anda harap bir durumdadır, evet İstanbul’un geçmişi şaşaalıdır, güzeldir. Peki, biz bu ikisini bir araya getirip yarın için nasıl bir şey teklif edeceğiz? “İstanbul’u anlamadan kendimizi anlayamayız” diyen Tanpınar için mesele budur. Diğer yandan da birey olarak İstanbul’un güzelliklerini tadını çıkara çıkara yaşamaya adamıştır kendini. Mesela Huzur romanında Mümtaz’ın şehir gezileri veya Beş Şehir’de ona karşılık gelen gezi rotası tam bir İstanbul güzellemesidir.

İstanbul’un şiire yansıması nasıl olmuştur?

Şiir elbette İstanbul’a çok yakışan bir türdür. Şairler İstanbul’dan her fırsatta söz etmişlerdir. Onların da İstanbul’la kurdukları ilişki edebiyatla kurdukları ilişkiye göre değişir. Mesela Yahya Kemal için İstanbul “aziz”dir, onun sade bir semtini sevmek bile ömre bedeldir. Orhan Veli için İstanbul’un güzellikleri sadece gözle değil, seslerin eşlik ettiği iç görüyle de idrak edilebilecek bir zenginliktir. Necip Fazıl için ruhunun donmuş kalıbıdır, o kadar çok sever İstanbul’u. Nazım Hikmet için ondan uzakta yaşamak tam bir azaptır, Gülhane’de bir ceviz ağacı olur, gizli gizli yaşar sevgisini. Atilla İlhan’ın ilişkisi ise epeyce sorunludur, bazen hakaretamiz cümleler savurur ama sonunda “Senin emrindeyiz” diye boyun eğer İstanbul’a.

Öykülerdeki İstanbul’a dair neler söylenebilir?

Öykü de İstanbul için son derece verimli bir türdür. Öykü ve İstanbul dediğimizde aklımıza hemen Sait Faik ve Ziya Osman Saba geliyor. Onların hüzünlü, mesut, sıradan, kendi halinde insanları, İstanbul sokaklarında dolaşır dururlar. İstanbul dendiğinde akla gelecek birkaç yazardan biri olan Refik Halid, İstanbul’u yaşama kültürü olarak anlatmıştır ki bu ayrıca önemlidir. Onun yemeğini, çiçeklerini, ağaçlarını, bayramlarını, sosyal geleneklerini her şeyini kaleme almıştır.

İstanbul’a duyduğu tutkuyu, güzel Türkçesiyle yoğurarak işleyen Karay çok özel bir yazardır İstanbul için. Peki hangisi İstanbul’dur diye sorarsanız, İstanbul’u yapan bunların hepsidir. Yani çok katmanlı, bir insanın hayatına karışabilecek öyle açılımlar veriyor ki İstanbul, yazarlar gibi okurların da başka başka İstanbulları vardır.

Bizim için de İstanbul bu katmanların içinden çekip kendimiz için oluşturduğumuz bir İstanbul’dur. Bizler de hem okuduğumuz metin hem de ona kattığımız kendi hikayemizle birlikte kendi İstanbul’umuzu inşa ederiz. Bütün yazarlarımız ve şairlerimiz İstanbul’la konuşuyor ve konuşmayı sürdürecek.

Mesela günümüzde Selim İleri’yi başlı başına bir yere koymalıyız. Selim İleri edebiyatı İstanbul için büyük bir zenginliktir. İstanbul’da geçen öykülerinin, romanlarının yanı sıra İstanbul üzerine başlı başına bir edebiyat üretmiştir Selim İleri. Füruzan, Sait Faik, Tomris Uyar’ın öykülerini de ayrıca anmak isterim. İstanbul’u lezzetle anlatan yazarlardır bunlar. Bazen iç acıtıcı sahneler vardır şüphesiz. Ama yine de İstanbul’da yaşadığınız için şükredersiniz o metinleri okuduğunuzda.

Tanpınar sizin için ayrı bir yerde, onun İstanbul ile ilişkisini nasıl değerlendirirsiniz?

Tanpınar der ki, “İstanbul ya hiç sevilmez ya da her şeyine çıldırarak sevdiğiniz biri gibi sevilir.” Biliyorsunuz İstanbul’dan kaçıp gitmek isteyenler de, ondan asla ayrılmam diyenler de var. Edebiyatçılarımız da böyle. Ondan kopamayan, onun güzelliğini anlatmaya doyamayanlar da, Attila İlhan’ın şiirlerinde olduğu gibi ona biraz çıkışanlar, belki kendi hayal kırıklıkları için onu suçlayan şairlerimiz de var.

Tanpınar Araştırma Merkezi’nin kurucularındansınız. Merkez’in faaliyetleri nelerdir?

Tam adı Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi’ olan bir merkez kurdum. Bu merkezde İstanbul’la ilgili özel çalışmalar da yaptık. “Tanpınar Akademisi” içinde bir İstanbul Seminerleri dizisi başlattık ve İstanbul’u yüzyıllar içinde edebiyat, sanat ve mimari meseleleriyle birlikte ele alan dersler verildi. Ama daha güzeli Tanpınar’ın metinlerinde söz ettiği İstanbul’u sokak sokak haritalandırarak gezmekti.

Bu aslında çok daha büyük bir projenin parçası, edebiyatımızın İstanbul’u. İstanbul’un edebiyata nasıl geçtiği, kitaplarda sözü edilen o mekânların şu anda var olup olmadığı, yazarların bunları anlatım biçimini, fotoğraf, harita ve metinlerle bir araya getiren ve bazı aplikasyonlarla rahatlıkla tek başınıza da gezebileceğiniz rotalar oluşturarak yaptığımız bir çalışma. Bu beni çok heyecanlandırıyor. http://www.tanpinarmerkezi.com/ sitesine giren kullanıcılar orada Huzur romanının İstanbul gezi rotasını haritalar halinde bulabilirler.

Bunu daha sonra Halide Edip’in İstanbul’u, Abdülhak Şinasi’nin İstanbul’u, Sait Faik’in İstanbul’u olarak farklı yazarlarımıza yapacağız. Refik Halid’i de bir haritanın içerisine yerleştirerek Refik Halid’in İstanbul’unu anlatarak bu projeyi günümüze kadar getireceğiz. Uygulamalarla açtığınızda, yazarın İstanbul’un o mekânında o tarihi eseri, o sokağı ya da o ağacı metinlerinde nasıl anlattığını görebilecek, gezebileceksiniz. Peki, bu ne sağlayacak bize: İstanbul’a aidiyet duygumuzu güçlendirecek, İstanbul’a daha çok sahip çıkacağız, İstanbul bize daha çok ait olacak. Edebiyat şehirlerin sigortasıdır. Edebiyat damgasını basmışsa bir şehre o şehir unutulmaz, o şehir yok olmaz.

Röportaj: Fatma Çelik
istanbul.gov.tr

İlgili Konular:
TOKİ Haber
TOKİ Haber

Anadolu’nun ilk Türk camisi restore edilecek

Kars'taki Ani Harabeleri bölgesinde yer alan ve Anadolu’nun ilk Türk camisi olan 950 yıllık Ebu’l Manuçehr Camii, restore edilerek ibadete açılacak.
Anadolu’nun ilk Türk camisi olan ve UNESCO dünya kültür mirası listesinde yer alan 950 yıllık Ebu’l Manuçehr Camii, restore edilerek ibadete açılacak. Sultan Alparslan’ın 1071’de Malazgirt Savaşı’nı kazanmasının ardından bugün Ani Harabeleri olarak bilinen yerde inşa edilen Anadolu’nun ilk Türk camisi yeniden ayağa kalkıyor. 1072’de Ebu’l Manuçehr Bey tarafından yaptırılan ve onun adını taşıyan cami, Kalkınma Ajansları Genel Müdürlüğü ile Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün koordinasyonunda restore edilecek. Türkiye genelinde bölgesel bazda faaliyet yürüten 26 kalkınma ajansı, projeye maddi anlamda destek verecek. Restorasyon çalışmaları Malazgirt Zaferi’nin 950’nci yıl dönümü olan 26 Ağustos 2021 tamamlanacak ve cami ibadete açılacak. DÜNYA MİRASI LİSTESİNDE Kars’a 42 kilometre uzaklıkta bulunan Ebu’l Manuçehr Camii, Ani Arkeolojik Alanı’ndaki diğer anıtsal eserlerle birlikte 2016 yılında UNESCO Dünya Kültürel Miras Listesi’ne girdi. Günümüze yıkılmadan ulaşabilmeyi başaran cami, Anadolu’daki en eski Selçuklu eserlerinden biri olarak biliniyor. Dikdörtgen planlı iki katlı yapının tavanı zengin Selçuklu motifleri ile süslü. Caminin 99 merdivenli minaresinin gözcü kulesi olarak da kullanıldığı belirtiliyor. BİLİNİRLİĞİ ARTACAK Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlı Kalkınma Ajansları Genel Müdürlüğü koordinasyonunda faaliyetlerini yürüten Serhat Kalkınma Ajansı, caminin gelecek nesillere aktarılması, ulusal ve uluslararası çapta bilinirliğinin artması için kolları sıvadı. Bu kapsamda geçmiş yıllarda da bazı restorasyonlardan geçen caminin tam anlamıyla

Kemeraltı ve Agora UNESCO yolunda

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İzmir'deki tarihi Kemeraltı Çarşısı ve Agora'nın UNESCO Dünya Mirası Kalıcı Listesi'ne girmesi için çalıştıklarını söyledi.
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İzmir’deki tarihi Kemeraltı Çarşısı ve Agora’nın UNESCO Dünya Mirası Kalıcı Listesi’ne girmesi için çalıştıklarını söyledi. Bakan Ersoy, İzmir’deki temasları kapsamında, bir süre önce UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne dahil edilen İzmir Tarihi Kent Merkezi’ndeki Kemeraltı Çarşısı’nı ziyaret etti. Daha sonra Smyrna Agora Antik Kenti’nde incelemelerde bulunan Bakan Ersoy, yetkililerden bilgi aldı. Bakan Ersoy, burada gazetecilere yaptığı açıklamada, Ege Turizm Merkezleri-Çeşme Projesi kapsamında düzenli olarak kente geldiğini ve bugün de bu toplantı için İzmir’de bulunduğunu ifade etti. Bu konuda İzmir Ticaret Odası, ilgili belediyeler ve sivil toplum kuruluşlarına desteklerinden dolayı teşekkür eden Mehmet Nuri Ersoy, çok iyi niyetli bir şekilde projeye başladıklarını belirterek, şunları kaydetti: “Türkiye’nin en şeffaf, en çevreye duyarlı, en koruma kullanma dengesi yüksek proje halinde sadece Türkiye’ye değil dünyaya örnek olmasını istiyoruz. Bu bağlamda odalarla da yakın ilişki içerisindeyiz, geniş katılımlı bir komisyon oluşturduk. İnşallah bundan sonra daha hızlı ilerleyeceğiz. Bu projeden elde edilecek gelirin büyük bir kısmını da öncelikli olarak Çeşme ve bu projenin altyapısında, sonrasında da Ege Bölgesi’nin altyapısında, bunda İzmir öncelikli olacak. Bu bağlamda da Kemaraltı ve Agora Meydanı’nı da gözlemlemek istedik. Çünkü Bakanlık olarak ilk etapta buraya destek vereceğiz. Bu projeden elde ettiğimiz gelirin bir kısmı buraya

Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri’nde temizlik çalışması

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alan tarihi Diyarbakır Surları ile Hevsel Bahçeleri'nde temizlik çalışması yapılıyor.
UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan tarihi Diyarbakır Surları ile Hevsel Bahçeleri’nde temizlik çalışması yapılıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Büyükşehir Belediyesi ve Sur Belediyesi, Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri’nin korunarak gelecek kuşaklara aktarılması için çalışma yürütüyor. Bakanlık Dicle Nehri kıyısında yer alan 700 hektarlık verimli arazisi ve birçok türü barındırmasıyla “kuş cenneti” olarak bilinen Hevsel Bahçeleri’nin Fiskaya’dan Mardin Kapısı’na kadar olan alanı kaçak yapılardan arındırarak Millet Bahçesi’ne dönüştürdü. Proje ile Tarihi Surlar ve Hevsel Bahçeleri bütünleştirildi. Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı Temizlik Şube Müdürlüğü ekipleri de ilçedeki tarihi surlara ait burçların içerisinde ve çevresinde temizlik yapıyor. Temizlik çalışmasının tamamlanmasının ardından sürekli kontrol yapılarak bölgenin temiz kalması sağlanacak. Sur Belediyesi ve Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü ekipleri ise Dicle Nehri kenarına kaçak dökülen hafriyatları temizleyerek, tarihi alanı atıklardan arındırdı. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı, Temizlik Şube Müdürlüğü ekipleri, Sur ilçesini çevreleyen tarihi surlarda ve burçlarında temizlik çalışması yürütüyor.