Geçmişten günümüze geleneksek komşuluk ilişkileri

Eski mahalle ve sokak dokusunun küreselleşmeyle yerini yeni fiziksel alanlara bırakması komşuluk ilişkilerine etki ediyor.

Eski mahalle ve sokak dokusunun küreselleşmeyle yerini yeni fiziksel alanlara bırakması komşuluk ilişkilerine etki ediyor. Güven üzerine kurulu bir ilişki olan komşuluğun, kentlerdeki güvensizlik, yalnızlık, yalıtılmışlık ve yeni yaşam rutinleriyle değişim içinde olduğuna dikkat çeken uzmanlar, farklılaşan mekân kurgusuyla geleneksel komşuluk ilişkilerinin geldiği noktayı değerlendiriyor.


Doç. Dr. Elif Karakurt Tosun Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu, Emlak ve Emlak Yönetimi Programı Bşk.

KOMŞULUĞUN KENT VE KENTLİYLE SINAVI

Mahalle deyince hemen hepimizin aklına ilk gelen şüphesiz komşuluk ilişkileri olur. Mahallede birbirlerine kimi zaman aile kadar yakın olan komşuların en önemli özelliği de farklı ekonomik, sosyal ve kültürel özelliklere sahip olmalarıdır. Eski mahallelerin komşuluk ilişkileri nasıldı?

Benim ve yaşıtım birçok kişinin çocukluk hatıralarında komşuluk ilişkileri önemli bir yer tutmaktadır. Bugün eski Türk filmlerinde tanıklık ettiğimiz komşu çocuklarla birlikte sokakta akşam saatlerine kadar oynanan oyunlar, komşu teyzelerin birbirlerinin evlerine çat kapı ziyarete gitmeleri, iyi günde-kötü günde tüm mahalle halkının birbirine yardım etmesi günlük hayatımızın rutiniydi. Komşularla yoğun ve sürekli ilişkiler yanında mahalle halkı da birbirini tanımaktaydı ve sürekli etkileşim içindeydi. Kişiler arasında güven duygusu hâkimdi ki bu duygu bugün sosyal sermaye olgusunun da temelini oluşturmaktadır.

Mahalleye yabancı bir kişi geldiğinde hemen fark edilir, bu kişinin neden mahalleye geldiği, kiminle görüştüğü de bilinirdi. Öncelikle komşularımız olmak üzere mahallede yaşayan kişilerin yardıma ihtiyaç duymaları hâlinde yardım eden ilk kişiler yine en yakındaki komşular olurdu. Akrabalarımızdan önce komşularımız yardımımıza yetişirdi. Anneler-babalar çocuklarını güvenle komşularına emanet ederdi, bizler okulumuza yürüyerek giderdik; zira mahallede herkes çocuklara göz kulak olurdu. Memleketine, şehir dışına çıkan ailelerin evlerine yine komşuları göz kulak olurdu.

KOMŞULUK BİRİMİ TOPLUMSAL YAPININ BELİRLEYİCİSİ

Türklerin yerleşme anlayışı içinde mahalle, temel yerleşim birimi olarak önemli bir yere sahiptir. Aile kadar mahalle ve komşuluk birimleri de toplumsal yapı içinde belirleyicidir. Mahalle, birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir. Böylesi güven ve yardımlaşma ortamı içinde yetişen çocuklar da sağlam bir toplumsal yapının inşa sürecinde önem arz etmektedir. Karşılıklı etkileşim ve güven duygusunun bireyler arası iletişimdeki önemine dair bugün çok sayıda bilimsel araştırmanın ve projenin şekillendiğini görüyoruz. Günümüz kentlerinde bireylerin birbirlerine mesafeli ve güvensiz yaklaşımlarıyla zayıflayan güven duygusunun yeniden nasıl güçlendirilebileceği, kent sosyolojisinin temel çalışma alanlarından biri hâline gelmiştir.

Küreselleşme sürecinde kentlerde meydana gelen mekânsal, sosyal ve kültürel dönüşümü Bursa özelinde incelediğiniz çalışmanızda bu değişim ve dönüşümle ilgili nasıl okumalar yaptınız?

Küreselleşme süreçleriyle Bursa kentinde yaşanan mekânsal ve kültürel dönüşümü analiz edebilmek amacıyla öncelikle Bursa’nın geçmişten günümüze sahip olduğu fiziki yapılanmasının nasıl şekillendiğini tespit etmeye çalıştık. Bunun için haritalar, planlar ve Bursa ile ilgili hatıra niteliğindeki yayınlar yol açıcı bir perspektif oluşturdu. Bu yazılı kaynaklardan elde ettiğimiz verileri Bursa kentinin şekillenme sürecinde etkili olan aktörlerle birlikte gerçekleştirdiğimiz görüşmeler yoluyla analiz edebilme fırsatına ulaştık. Kentin eski belediye başkanları, yöneticileri, araştırmacılarıyla yapılan mülakatlarda Bursa’nın sosyal ve kültürel yapısının izleri de su yüzüne çıkarılmış oldu. Nüfusun henüz 150-200 bin olduğu ve birçok kişinin birbirini tanıdığı, yolda gördüğü zaman selamlaştığı, komşuluk ilişkilerinin güçlü olduğu ve mahalle anlayışının yaşatıldığı dönemlerdeki Bursa kentinin kültürel yapısı bu kişilerin hatıralarıyla canlandırılmış oldu.

“GÖÇ, KOMŞULUĞUN TEMELİNDEKİ GÜVEN DUYGUSUNU ERİTİYOR”

1966 yılında Türkiye’deki ilk organize sanayi bölgesinin Bursa’da kurulmasıyla Bursa’nın ülke içindeki önemi artmış ve o tarihe kadar göç veren kent, o tarihten sonra göç alan bir kent konumuna gelmiştir. Bursa’ya yönelen göçlerle kent mekânı, yoğunlaşan nüfusu taşımakta zorlanmış ve yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Göçlerin artmasına paralel farklı sosyal ve kültürel özelliklere sahip kişilerin oluşturdukları yaşam bölgeleri de birbirlerinden farklılaşmaya başlamıştır. Yoğun göçlerle bireyler de birbirleriyle işlevsel bağlarını yitirmeye başlamıştır. Kentlerde daha fazla ‘yabancı’ vardır ve bunlar birbirinden yalıtılmış durumdadır. Mahallede yaşayan herkes birbirini tanımaz, hatta ne yazık ki komşularının kim olduklarını bilmez hâle gelmiştir. Bu bilinmezlikle mahalle/komşuluk olgusunun temelini oluşturan güven duygusu eriyip gitmiştir.

ÜST-ORTA GELİR GRUPLARI YALNIZLAŞIYOR

Kent merkezinde nüfus yoğunluğunun artması, kim olduğu bilinmeyen kişilerin sayısının yükselmesi, trafik problemlerinin ortaya çıkmasıyla orta ve üst gelir grupları kent merkezindeki konutlarını terk ederek farklı bir yaşam alanı arayışına girmişlerdir. Bu süreçte Nilüfer Belediyesinin düzenli kentleşmeyi sağlamak amacıyla sunduğu planlı arsalarda siteler şeklinde inşa edilen toplu konut uygulamaları başlatılmıştır. Düzenli ve sağlıklı bir yapılaşmanın ortaya çıkmasıyla birlikte orta ve üst gelir gruplarının yaşamayı tercih ettiği bölge, Nilüfer ilçesi olmuştur. Bu süreçte üst-orta gelir grupları, tanımadıkları diğer kentlilere karşı güvenlik önlemlerinin artırıldığı korunaklı sitelerde yaşamayı tercih etmişlerdir. Böylece üst-orta gelir grubundaki bireyler kendilerini kentteki diğer bireylerden soyutlayarak giderek yalnızlaşmaya, dolayısıyla komşuluk ilişkileri zayıflamaya başlamıştır.

HEMŞEHRİYLE KENTE TUTUNMAK

Bu dönemde kırdan kente göç etmiş ve kente tutunabilme mücadelesi veren alt gelir grupları ise kentin doğusunda yer alan ve genellikle kaçak yapılardan oluşan Yıldırım ilçesinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Yıldırım’daki yapılaşma incelendiğinde burada hemşehri temelli şekillenen bir toplumsal yapının olduğu görülmektedir. Kırdan kente göç eden bireyler kentte öncelikle hemşehrilerinin yaşadıkları mekânlarda yaşamayı tercih etmiştir. Memleketlileri aracılığıyla kentte tutunma mücadelesinin neticesinde kırdan kente göç eden kişiler arasındaki ilişkiler güçlenmiştir. Böylece Bursa kentinde farklı gelir gruplarının yaşam alanları birbirlerinden ayrılmaya, kişilerin yaşadıkları bölgelerde komşuluk ilişkileri de farklılık göstermeye başlamıştır. Kentin farklı bölgelerinde yaşayan kişilerin komşularıyla ve diğerkentlilerle olan etkileşimlerini araştırabilmek için anket yöntemi kullanılmıştır. Bu çerçevede Bursa kent merkezinde 2 bin 120 kişiyle anket çalışması gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, Bursa’da yaşayan kişilerin kentle ve kentlilerle olan ilişkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır.

YENİ KAMUSAL MEKÂN AVM’LER

Anket verilerine göre kişilerin komşularıyla ilişkileri ve Bursa’da yaşadıkları yer ayrı ayrı değerlendirildiğinde; Yıldırım’da yaşayanlar komşularıyla fırsat buldukça görüştüklerini belirtirken, Nilüfer’de yaşayanların yaklaşık yarısı komşularıyla hiçbir şekilde görüşmediklerini ifade etmiştir. Nilüfer ilçesindeki kişiler boş zamanlarında komşularıyla görüşmek yerine kentte sayıları hızla artan alışveriş merkezlerine gitmeyi tercih etmektedirler. Bugün alışveriş merkezleri incelendiğinde alışveriş yapmanın ötesinde kişilerin boş zamanlarını geçirebilecekleri çeşitli aktiviteleri bünyesinde barındırdıkları görülmektedir. Sinema salonları, bowling, buz kayağı pisti, paintball alanı, spor merkezi, kültür merkezi, restoran ve kafeleri bünyesinde bulunduran alışveriş merkezleri, Bursa’nın yeni kamusal mekânları olarak kentsel mekânda önemli bir yere sahip olmaya başlamış ve kent makro formunun şekillenmesinde etkili olmuşlardır. Bursa’da alışveriş merkezlerinin sayısının artması ve kişilerin bu mekânları tüketim yapmak dışında boş zamanlarını geçirebilecekleri mekânlar olarak algılamasıyla birlikte kentte sosyal ve kültürel yaşamda önemli dönüşümlere de tanık olunmaktadır.

Neticede orta-üst gelir grubundaki kişiler daha güvenli olarak hissettikleri korunaklı sitelerinde yaşamayı tercih ederek içinde bulundukları mahalleden-kentten yalıtılmış hâle gelmişlerdir. Bu kişiler için yaşadıkları mahalleden daha çok yaşadıkları sitenin olanakları, donatıları ön plana çıkmaktadır. Komşularını tanımak ve ilişkilerini güçlendirmek yerine tüketim mekânlarında zamanlarını geçirmektedirler. Böylece öncelikle komşuluk ilişkileri zayıflamakta daha sonra ise yönetsel birim olan mahalle önemini kaybetmeye başlamaktadır.


Dr. Öğr. Üyesi Hakan Arslan Uşak Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Şehircilik Anabilim Dalı Dekan Yardımcısı

BİZİM MAHALLEMİZ DİĞER MAHALLELERDEN FARKLI VE DAHA ÖZELDİR

Geleneksel Türk mahallesinin ritüelleri arasındaki ortak davranış kalıplarından biri olan komşuluk ilişkilerinin sosyal işlevlerine dair neler söylersiniz? “Sadece bir ikamet yapıları grubu değil, bir kompozisyon, bir bütün” olarak nitelenen komşuluğun özünde, temelinde ne var?

İnsanlık tarihi boyunca komşuluk, sosyal ilişkilerin şekillenmesinde odak noktası olmuştur. Komşuluk ilişkisi, verili bir mekânda yerleşik olan haneler arasında gerçekleşir; ancak bu mekânın gerek fiziksel gerekse sosyal olarak kuruluşu sosyoekonomik, etnik, inançsal ve benzeri aidiyetlerle yakından ilgilidir. Tarihsel olarak bakıldığında da komşuluk birimleri olan mahallelerin, köylerin kuruluşu bu tür aidiyetlerle belirlenmiştir. Farklı etnik kökenden gelen, farklı inançlara sahip cemaatlerin yaşadığı mahallelerin birbirinden duvarlarla ayrılması bile tarihi kentlerde kolayca gözlenebilir. Dolayısıyla geleneksel mahallelerin oluşumu ve komşuluğun tesisinin, benzerlikler üzerinden gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Komşuluk, tanımı gereği mekânsal bir yakınlığı işaret etse de mekânsallıktan öte sosyal bir yakınlık üzerinde şekillenmektedir.

“KOMŞULUK, ÖNEMLİ ÖLÇÜDE BİR DIŞLANMAYI DA BERABERİNDE GETİRİR”

Böyle olduğu için de komşuluk genellikle “ideal bir sosyal form” olarak görülmüştür. İyi günde, kötü günde birlikte olan, yardımlaşan, birbirini candan seven, ayrı görmeyen, dışlamayan insanlarca kurulan bir sosyal ilişki biçimi olarak idealleştirilmiştir. Hatta günümüzde komşuluğun giderek zayıfladığı algısından da hareketle yitip giden geçmişi simgeleyen bir mit hâlini almıştır. Yerine göre, çağdaş toplumlarda birlik duygusunun ortadan kalkmasının nedeni bile komşuluğun zayıflamasıyla anlatılmaya çalışılmaktadır. Oysa komşuluk, sınırlı sayıda haneler arasındaki yardımlaşmayı, dayanışmayı ifade eder ve bu sınırlılık, önemli ölçüde bir dışlamayı da beraberinde getirir. “Bizim” mahallemiz “diğer” mahallelerden farklı ve daha özeldir. Ama sağımızda, solumuzda sıralanmış evlerde yaşayanlar da arka sokakta yaşayanlardan daha “özel”dir. Dolayısıyla, mekânsal yakınlığın da sosyal yakınlığın derecesi üzerinde oldukça etkili olduğu görülür.

KOMŞU; AİLE ÜYESİ, SIRDAŞ, MÜTTEFİK

Bununla birlikte komşuluk, “güven” üzerine kurulu bir ilişkidir. Komşu, kolaylıkla evin içine girebilen bir aile üyesi, hane içi konulara dahil olabilen bir sırdaş ve dış dünyadan gelen “tehdit”lere karşı bir müttefik olmuştur. Komşular arasında çıkan çatışmaların -sıklıkla tanık olunmuştur- en açık nedeni de çoğunlukla bu yakınlıktan kaynaklanmıştır. Ancak günümüzde komşuya atfedilen rollerin giderek azaldığı, komşunun hayatımızdaki yerinin zayıfladığı görülmektedir. Yakınlık yerini uzaklığa, güven ise güvensizliğe bırakmaktadır. Aslında komşu hâlen mekânsal olarak yakın olan kişidir/ hanedir. Sosyoekonomik benzerlikler de devam etmektedir. Nitekim modern kentte de benzer sosyoekonomik düzeyde yer alan kitleler belli bölgelerde yoğunlaşmaktadır. “Gated community” olarak ifade edilen “kapalı/kapılı” siteler üst sosyoekonomik seviyeye sahip olan gruplarının ikamet alanlarını diğerlerinden ayırmaktadır. Aynı şekilde, duvarlarla çevrili olmasa da kentin diğer yerleşim alanlarında da bu tür ayrışmalar kendini göstermektedir. Kısacası, benzerlik hâlen, elbette bazı farklarla devam etmektedir. Buna karşılık komşular birbirleri için “güvenilir kişiler” olma özelliklerini yitirmişlerdir.

Peki neden?

Bunun sebeplerini psikoloji, kriminoloji gibi bilim dallarının ürettiği kanıtlara başvurarak açıklamak da mümkündür. Sosyoloji ise, ilgi alanı daha geniş ve daha kapsamlı bir bilim dalı olarak farklı disiplinlerin verilerini, kendi süzgecinden geçirerek birlikte değerlendirmektedir.

GÜVENSİZLİK ESKİ MAHALLELERİ DE SARIYOR

Komşuya “güvensizliğin” arkasında yatan en temel unsurların başında kentin heterojen yapısı gelmektedir. Endüstri devriminden bu yana kentler hızlı bir demografik dönüşüme sahne olmuşlardır. Kırsal alanlardan ya da başka yerleşim yerlerinden yoğun göç alan kentler, bireylerde yabancılaşmayla birlikte “özgür olma” hissini de körüklemiştir. Eski bir Alman atasözünde dile getirildiği gibi “kent havası özgür kılmıştır.” Özgürlük ise bir yandan kentlerin yaratıcılık mekânı olmasını sağlarken öte yandan bireylerin davranışlarının tahmin ve kontrol edilebilmesini zorlaştırmıştır. İçe kapalı yapısını sürdürebilen eski mahalleler, kendini kentteki bu değişimden bir miktar soyutlamayı başarabilmişlerse de zaman içerisinde onlar da kentin genel değişimine az veya çok, er ya da geç ayak uydurmak zorunda kalmışlardır.

“KOMŞULUK, NEREDEYSE SADECE ‘GÜLÜMSEYEREK SELAMLAMA’YA İNDİRGENDİ”

Göç alan kentlerdeki bu demografik hareketlilik, komşuluk algısını yerinden oynatmıştır. Komşuluğu tanımlarken kullanılan mekânsal ve sosyal yakınlığın aslında daha derin anlamlara sahip olduğu komşunuz, başka bir yere -başka bir kente ya da mahalleye- taşınıp da yan eve yeni biri/ aile taşınınca belli olmuştur. Yeni komşu sizinle aynı sosyoekonomik, kültürel özelliklere sahip olabilir. Fiziksel olarak da zaten yakın bulunmaktasınızdır. Ancak bu benzerliklere rağmen tam güven oluşumu için bir şeyler eksiktir. Eksik olan, geleneksel komşulukta sahip olduğumuz bir bilgidir. Sadece komşumuzun kendisinin değil, aynı zamanda ailesinin/soyunun geçmişini biliyor olmaktır. Geleneksel mahallelerde kurulan geleneksel komşuluk ilişkisinde -bunu bugün köylerde bulmak mümkün olabilir- komşumuzu ailemizin bir üyesi yapan, kapımızın anahtarını, hatta çocuğumuzu emanet ettiğimiz kişi hâline getiren, kuşaklar öncesine gidebilen tanınırlıktır. Böyle olmasa bile mahallenin baskın kültürü kendini koruyorsa, sonradan komşumuz olanı sürekli kontrol edip sınayarak, “komşu olup olamayacağını” tespit eder. Ancak bugün, özellikle büyük kentlerde, kendi içine kapalı yapısını koruyan bir mahalle bulabilmek sanırım oldukça zordur. Ayrıca kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla dünyada, ülkemizde, kentimizde ya da mahallemizde gerçekleşen kriminal olayların bilinirliğinin artması da çevremizdeki herkese yönelik şüpheciliğimizin artmasına neden olmaktadır. Buna bağlı olarak kim olduğundan bağımsız olarak komşu, koşulsuz güvenilecek, eve alınacak kişi değildir. Komşuluğun gereği neredeyse sadece gülümseyerek selamlamaya indirgenmiştir. Çankırı’da TOKİ tarafından üç ayrı tipte inşa edilmiş konut alanında ikamet edenler arasındaki komşuluk ilişkilerini incelediğiniz çalışmanızda komşuluk ilişkilerinin niteliğine dair nasıl okumalar yaptınız? Bu araştırmanın iki ana problemi bulunmaktadır: Farklı konut tiplerinde ikamet edenler arasında komşuluk ilişkileri farklılaşmakta mıdır? Konut ve konut çevresinden memnuniyet düzeyleri nelerdir? Çalışmada yer alan üç tip TOKİ konut alanından birincisi “Tarımköy” konutlarıdır. Bir dekarlık arazi içerisinde yer alan müstakil konutlardan oluşan bu tip, kırsalda yaşayan yurttaşlara kent standartlarını sunmayı amaçlamaktadır. İkinci tip konut alanı yoksul grubu konutlardır. Bu konutlar, imkânı olmayanları düşük ödemelerle konut sahibi yapmayı hedeflemektedir. Üçüncü tip alan ise dar ve orta gelir grubuna yönelik olarak inşa edilen konutlardan oluşmaktadır. Tarımköy konutları yatay, diğer iki tip ise dikey mimariye sahiptir.

“TARIMKÖY KONUTLARINDA KOMŞULUK İLİŞKİLERİ DAHA YOĞUN”

Komşuluğa ilişkin olarak elde etiğimiz bulgulardan öne çıkanları ifade etmek gerekirse, ilk olarak, yatay mimariye sahip olan Tarımköy konutlarında komşuluk ilişkilerinin daha yoğun ve dayanışmacı bir niteliğe sahip olduğunu belirtmek gerekir. En fazla anlaşmazlık gözlenen alan ise yoksul konutlarıdır. Anlaşmazlık yaşanan hemen tüm konularda yoksul konutları başı çekmiştir. Bu noktada yatay ve dikey mimarinin fark yarattığı ifade edilebilir. Ancak Tarımköy konutlarında yaşayanların hem eğitim düzeyi hem de sosyoekonomik imkânlar bakımından diğer konut alanlarında yaşayanlara göre daha üst seviyede olduğunu da vurgulamak gerekir. Aynı şekilde yoksul konutlarında yaşayanlar da en altta yer almaktadır. Komşuluğun sınırları da belirgindir. Tarımköy gibi komşuluk ilişkilerinin daha yoğun olduğu konut alanı dahil olmak üzere tüm konut alanlarında en düşük dayanışma oranları “özel konuların paylaşılması” ve “para ilişkisinde” gözlenmektedir. Komşuluk ilişkisi özel alana müdahaleyi içermemektedir. Bu faktörlerde en düşük oranlar, diğer iki konut alanına göre kent merkezine yakın olan dar ve orta sınıflar için üretilmiş konut alanında tespit edilmiştir.


Ferda Özparlak Şahin Y. Şehir ve Bölge Plancısı, Plan ve Proje Müdürü Kartepe (Kocaeli) Belediyesi

KOMŞULUK İLİŞKİLERİ SOKAKTA GÜÇLÜ, SİTEDE RESMİ

Kentsel mekân, yapıların oluşturduğu bir yer olmakla birlikte insan ve çevre ilişkisini şekillendiren sosyal ve kültürel bir olgudur. Bu bağlamda komşuluk ünitesine bağlı yarı kamusal mekân özelliği gösterdiğini söylediğiniz “sokaktaki” komşuluk ilişkilerinden ve sokağın komşuluğu biçimlendirmesinden bahseder misiniz?

Aslında fiziksel olduğu kadar sosyal açıdan da belirleyici bir kavram olan “sokak”, hemen her toplumun yerleşme kültürünün şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır/ oynamaktadır. Toplum-mekân etkileşiminin sağlanmasında sokağın sosyal bir araç olması mekânsal örgütlenme ve kültürümüz açısından da büyük öneme sahiptir.

Kentsel mekânda sosyal ilişkinin temeli olarak bilinen komşuluk ilişkisinin biçimlenmesine yardımcı olan en temel mekânsal örgütlenme biçimi; yarı kamusal mekân kullanımıdır, yani “sokak”tır. Sokak kentsel kullanımlar içinde en küçük yaşam alanı olan birimdir. Her türlü insanın bir araya geldiği, insanın evinden dışarıya adımını attığında toplumla yüzleştiği, karşılaştığı ilk mekân sokaktır. O sokakta yaşayan insanlar sokağını sahiplenir, evinin devamı bir mekân olarak görür. Kimi zaman sokakta düğün yapılır, kimi zaman alışveriş yapılır, kimi zaman arkadaşlarla oturulan bir mekândır sokak. Sosyal anlamda birçok ihtiyacın karşılandığı, toplumsal ilişkilerin gerçekleştiği, statüsünü, gelirini ayırt etmeden her türlü insanın bir araya geldiği, bütünleştiği bir yarı kamusal mekân olmasıyla sokağın sosyalleşme sürecine sağladığı katkı da komşuluğu biçimlendirmekte ve güçlendirmektedir.

“KOMŞULUK EN TEMEL SOSYALLEŞME ARACI OLARAK YERİNİ KORUMAKTADIR”

Her ne kadar “komşuluk” insanların bir arada yaşadıkları yerlerde sosyal iletişimin en temel belirleyicisi olarak oto kontrol/sosyo kontrol bir mekanizma olarak tanımlansa da toplumda “komşuluk” ilişkilerini etkileyen birçok farklı unsur olabilmektedir. Kişilerin eğitim düzeyleri, gelir durumları, yaşam biçimleri, dini inançları ve kültürlerinin yanı sıra beklenti ve öncelikleri de ilişkilerin düzeyini etkilemektedir. Ancak sosyal ve kültürel unsurlar yanında konut yakın çevresinin niteliğinin, bir başka deyişle fiziksel unsurların da insan ilişkileri üzerinde etkili olduğu bir gerçektir. Ne var ki son yıllarda dünyadaki teknolojik gelişmeler ve değişen ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleşen mekânsal üretim biçimlerinin kentsel mekândaki yansımaları olarak geleneksel sokak dokuları anlamını yitirerek, yerini yüksek katlı binalar arasında şekillenen güvenlikli sitelere bırakmıştır.

Üretilen bu alternatifler, kentsel mekânın kullanıcıları için toplumsal sosyalleşmede komşuluk açısından olumlu ve olumsuz yönlere sahiptir. Kentsel mekân kullanıcıları bir taraftan eskiden alışılagelen sokak mekânındaki sıcak ve samimi komşuluk ilişkilerini ararken, diğer yandan daha rahat ve güvenli bir ortamda yaşamak ister. Site ve toplu konutlarda daha resmi komşuluk ilişkilerinin olduğu bulgular arasındadır. Bununla birlikte her ne kadar değişen mekân anlayışı ve dış etkenler komşuluk ilişkilerinin biçimini değiştirse de komşuluk her zaman toplumun en temel sosyalleşme aracı olarak yerini korumaktadır.

Konya’da komşuluk ilişkilerini konu alan incelemenizde kamusal mekân kurgusunun komşuluğa etkisine dair hangi sonuçlara ulaştınız?

Günümüzde kentsel planlamaya ilişkin son çeyrek yüzyıl içinde yaşanan mekânsal arayışlar sonucu ortaya çıkan oluşumlar, mekânsal örgütlenme açısından da farklı açılımları gündeme getirmiştir. Toplumun yaşadığı değişimler sonrası üretim süreci de hızlı bir biçimde dönüşüm yaşamaya başlayarak kentlilerin mekânsal yer değişimine etki etmeye başlamıştır. Değişen yaşam koşulları doğrultusunda mekânsal anlamda da kentteki kullanıcıların gerek mekândan beklentisi gerekse değişen ihtiyaçlar (güvenlik, konfor) doğrultusunda farklı bir tasarım sürecine girilmiştir. Ancak bu süreç bazı çelişkileri de içerisinde barındırmaktadır. Kentsel mekân kullanıcıları bir taraftan alışılagelen sokak mekânındaki sıcaklık ve samimiyeti ararken, diğer yandan daha rahat ve güvenli bir ortamda yaşamak istemeleri sonucu site ve toplu konutlarda yaşamayı tercih etmektedir.

Son dönemlerde ise küreselleşme, yeniden yapılanma ve teknolojik gelişmelerin tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kent ve kentliler üzerindeki değişimlerini izlemek mümkündür. Bu değişimlerin ve modernleşmenin en çok hissedildiği kentlerden biri olan Konya, yerel yönetimlerin ‘dünya kenti olma’ ideolojisi kapsamında hızlı bir şekilde kabuk değiştirmeye başlamış, bu değişimle birlikte ortaya çıkan mekân kurgusunun mekânsal örgütlenmeye (yarı kamusal/kamusal alan) göre farklılık gösterdiği belirlenmiştir.

KONYA ÖRNEĞİ

Bahse konu bu değişimi Konya kentinde somutlaştırmak için öncelikle komşuluk ilişkilerinin biçimlenmesine etki eden mekânsal örgütlenme açısından kentin belirli bölgelerinde sokak ve site olarak gelir grubuna göre (alt-orta ve üst gelir grubu) örneklem alanları belirlenmiştir. Daha sonra bu alanlarda yaşayan insanlara, sokak ya da site içi kullanım mekânlarının fiziksel ve sosyal yönlerini irdelemeyi, bunların olumlu ve olumsuz sonuçlarını ortaya koymayı sağlayacak soruların yer aldığı anketler uygulanmıştır.

Sokak ve site içi kullanım mekânlarının toplum üzerindeki fiziksel ve sosyal etkileri üzerine yapılan araştırmalar, anket ve analiz çalışmaları sonrasında elde edilen veriler incelendiğinde; komşuluk ilişkisinin kentsel mekândaki örgütlenmeler açısından daha iyi tanımlanmasını sağlayan, “Tatile çıktığınızda komşunuza anahtarınızı bırakır mısınız?” sorusuna verilen yanıtlar, komşuluk ilişkileri açısından önemli ipuçları içermektedir. Bu soruya sitede oturanların hiçbiri evet cevabını vermezken, sokakta oturan düşük ve orta gelir grubunun evet yanıtı verdiği gözlenmiştir. Yine “Komşularınızla pikniğe, alışverişe gider misiniz?”, “Borç para alır mısınız?”, “Sırlarınızı paylaşır mısınız?” şeklinde komşuluk ilişkilerinin derecesini saptamaya yardımcı olabilecek sorulara verilen yanıtlar da sokak kullanımındaki komşuluk ilişkilerinin belirgin biçimde daha güçlü olduğunu göstermektedir.

Site yaşam biçiminde komşuluk ilişkilerinin belirli bir resmiyet içerisinde gerçekleştiği elde edilen bulgular tarafından kanıtlanırken, ebeveynlerin, çocuklarının sitedeki ailelerin çocuklarıyla arkadaşlık yapmalarından memnun oldukları görülmektedir. Bu durum, sitede yaşayan insanların belirli kişiler olduğu ve ailelerin birbirini tanımasıyla gerekçelendirilmektedir. Sokakta ise durum gelir gruplarına göre değişiklik göstermektedir. Düşük gelirli ailelerin çocukları daha çok sokaktan arkadaş edinirken, orta ve üst gelirli aileler çocuklarının okuldaki arkadaşlarıyla görüşmesine izin vermektedir. Bunun nedeni olarak da sokaktaki çocukların tanınmadığı ve güvensiz olduğu gerekçe gösterilmiştir.

KULLANICI-MEKÂN ETKİLEŞİMİ ÖNEMLİ

Özetle saha araştırması ve kuramsal çalışmalarla elde edilen veriler ışığında yarı kamusal hayatın temeli sokakta bütün gelir grupları dahil olmak üzere kullanıcı-mekân etkileşiminin daha güçlü olduğu saptanmıştır. Ancak modern yaşamın simgesi olarak kabul edilen site yaşamında bu etkileşimin göreceli olarak zayıfladığı, kullanıcılar arasındaki ilişkinin ikincil ve belirli bir düzeyde (uzak) kaldığı ve homojenleştiği görülmektedir. Kentsel planlamanın temel kuramı, o kentin en iyi yaşam kalitesine ulaşmasını sağlamaktır. Bunun için kent ortamındaki sosyal ve fiziksel çevreyle ilgili bileşenlerin bütünleşik bir biçimde etkileşimde olması gerekmektedir. Yapılan bu çıkarsamalardan da anlaşıldığı üzere kent ortamında nitelikli kentsel mekânın kurgulanmasında öncelikli olarak kullanıcı-mekân etkileşimi göz önünde bulundurulmalıdır.


Mimar Murat Şahin PDG Mimarlar

“NEREDE O ESKİ MAHALLELER DERİZ YA, ORADADIR HEP ASLINDA”

7 İklim 7 Bölge Mahalle Ulusal Mimari ve Kentsel Tasarım Fikir Yarışması’nda ödül alan Hatay Dörtyol projenizde, “Sokaklarda sanki bir misafir odası, komşular için bir aktivite alanı yaratılmış ve böylece içeri ile dışarının birbirine teması sağlanmıştır” diye bir ifadeniz var. Bu ifadeniz nasıl bir tasarıma dönüştü?

Aslında tasarıma başlamadan önce ‘orada’ olma hâlinin bize ne hissettirdiği çok önemliydi. Yarışma raporunun girizgâhını da bu oluşturuyordu. ‘Hatay… Etrafınızı saran dar sokaklarda adımladıkça her defasında yeni bir deneyim sunan mekânlarda bulursunuz kendinizi… Dün ile bugün arasında gitgeller yaşarsınız. Kayrak taşlarıyla döşeli dar sokaklar avlulara ulaştırır sizi. Nefes alırsınız, derken önünüzdeki yollardan birini seçersiniz ve birden çıkmaz bir sokakta bulursunuz kendinizi. Geriye dönüp baktığınızda sokağa açılan evlerin kapılarını algılarsınız. Başınızı çevirdiğinizde ise dar bir geçiş görürsünüz, kapı kadar. Sonra birden bir evin altından geçerken bulursunuz kendinizi. Sağınızdaki taş duvara dokunduğunuzda tarihe dokunduğunuzu hissedersiniz. Duvarın üstünden sarkan koca dallar, ardındaki ‘hayat’ın habercisi olur size. Merdivenleri görürsünüz göz ucuyla. Sokağa düşer merdiven… Kapının ardına gizlenmeden… Derken başka bir meydan karşılar sizi, çeşmeli ya da bir han kapısı çıkar karşınıza. Her defasında önce kaybolduğunuzu hissedersiniz, sonra oralı olduğunuzu… Komşunuza yürürsünüz. Okulunuza yürürsünüz. Bakkala da yürürsünüz… İnsanların konuşmasını duyarsınız, adım seslerini. Yani, “Nerede o eski mahalleler?” deriz ya, oradadır hep aslında. Kendinden bir şey kaybetmemiş şekilde, oracıkta…

YENİ BİR MAHALLE MORFOLOJİSİ

Bu dar, çıkmaz sokakları adımlamış biri o bölge için bir tasarım yapacaksa asla oranın ruhunu katamaz tasarıma. Çünkü oranın ruhunu oluşturan, gerçekte yaşanmışlıklardır. Fakat yaptığımız tasarımda yeni yaşanmışlıklarla var olacak bir özü bulmak sorgusu vardı. Modern yaşantıda deneyimlenmiş, günün şartlarına da ayak uyduran yeni bir mahalle morfolojisi… Dünden ders çıkartarak, malzeme, üretim şekli, mekânsal bağlamlar, kentsel donatılar, oranlar ve hatta belki de alışkanlıkların bile yeniden irdelendiği yeni bir mahalle ifadesi. Bu yüzden avlu, sokak, merdiven, arkad, revak, eyvan, çıkmaz sokak gibi kavramların, geçmişten günümüze ya direkt taşınarak ya da modernize edilerek tasarımda yer bulmasını istedim. Böylece bu karma durum, tasarımın kendi bağlamını üretecekti.

KOMŞULUK NASIL DAHA ANLAMLI HÂLE GELDİ?

Bahsettiklerim tasarımda nasıl beden buldu kısmına gelecek olursak… Mahalle hayatının sokak yaşantısıyla birebir ilişkili olduğu düşüncesiyle fazla geniş olmayan, insan ölçeğine daha yakın ve günlük aktif kullanımı kolaylaştıran sokak dokusu oluşturduk. Tabii burada binaların birbirlerinin güneşini engellemeyecek seviyede sokakları gölgelemesi sağlandı. Böylece iklim koşulları göz önüne alındığında sokaklar daha yaşanabilir alanlar hâline dönüştü. Ayrıca kullanıcılarına yarı açık, korunaklı mekânlar sunan revaklarla ve sağladığı ışık ve gölge oyunlarıyla; yaşayan, hareketli sokakların geçitlerini oluşturan arkadlar ve saçaklarla sokak dokusunun zenginleşmesi sağlandı. Revak, arkad ve saçakların yanı sıra her yapı adacığının arasında yer alan abbaralara yerleştirilen mahallenin ortak kullanım mekânları bu örüntüyü destekledi. (Tüm mahalle kullanımına açık oyun alanı, misafir odası, etkinlik alanı… vb.) Dışa kapalı, yalnızca kendiyle ilgilenen apartman holleri bu dokuda yerini eskiden olduğu gibi sokağa açılan merdivenlere ve teraslara bıraktı. Ayrıca konut tipolojileri oluşturulurken modern hayatın dayattığı ‘x+1’ ile tanımlanan alışılagelmiş konut tipleri yerine kimi zaman ilk anda insanları karşılayan bir ‘hayat’ ile kimi zaman içinde gizlediği küçük avluları kimi zaman da keyifle oturulabilecek bir saklanma köşesine dönüşen eyvanlarıyla, bulunduğu dokuyla bütünleşik, kendi içinde de yaşayan ama sokakla birleşmiş konut tipleri tasarlandı. Yani sokağı yalnızlaştırmak yerine sokağı konutlarla birleştirdik. Bu birleşim meydanlarla bütünleşti. Sokaklar ve konutlar bir oldular. Sonuçta evde ya da sokakta olma hâli birbiri içine geçti. Böylece ‘komşu’ kavramı daha anlamlı hâle geldi.

Geleneksel komşuluk ilişkilerinin Türkiye’de hâlâ canlı bir şekilde varlığını sürdürdüğünü söyleyebilir miyiz? Artık sadece kentlerde değil, kırsalda da yapılan tüm konut tipolojisinde gördüğümüz ‘x+1’ (2+1, 3+1, 4+1… vb.) ile tanımlanan alışılagelmiş konut tiplerini yeniden yorumlamalıyız. Çünkü o ‘mahalle’ kavramı ve o ‘komşuluk’ ilişkisinin yok olması
na yine biz neden olacağız. Bu kavramlar yok olmadı bence ama ne kadar var olduklarından pek emin değilim. Eğer uzun yıllar aynı yerde oturuyorsanız çevrenizdeki insanlarla kurduğunuz bağ sebebiyle ‘komşuluk’ yansımalarını hissediyorsunuz; ama yıllar yoksa aradaki bu bağ kopuyor. İşte tam da burası tasarımcının devreye girdiği nokta oluyor. Kullanıcı değişkenliğinden bağımsız bir şekilde ‘yer’ ile ilişki kurabilirseniz, ortak kullanım alanlarını ve kullanıcıların birbirleriyle temasını sağlayabilirseniz ‘özlenilen’ yere tekrar ulaşabiliriz.

Bu mümkün mü? Evet, mümkün. Mesela tasarlamış olduğum EPP Yalova Termal Kent Projesi’nden bahsedersem, bu söylemler daha anlaşılır olacaktır. EPP Yalova Termal Kent Projesi’nde de sokaklarımız var ve bu sokaklar taşıt ulaşımına kontrollü (ihtiyaç duyulduğu zamanlarda) izin veriyor. Yani, araçla karşılaşmıyorsunuz. Ayrıca her sokak yeşile ulaştırıyor sizi. Sokakta gördüğünüz konut tipleri ‘tek tip’ değil, hatta göz aynı yapıyı çoğu zaman aynı perspektifte bile görmüyor. Bir elden çıktığını bile kolay anlaşılmıyor. Bu da aslında sokak dokusunu beraberinde getiriyor. Aslında bu iki projede de “öz” aynı. Tasarımcı ve uygulayıcı için çok yorucu olan bu çeşitlilik, oraya ruhunu veriyor.

KOMŞULUK İLİŞKİSİNİ GÜÇLENDİREN ARKAD VE HAYAT

Yalova’daki projede tıpkı Hatay projesinde olduğu gibi sokak dokusu tekdüze değil, daralıp genişleyen bir düzene sahip. Sokaklar kimi zaman sizi meydanlara ulaştırıyor kimi zaman da ortak kullanım alanlarını oluşturuyor. Bunun yanında konut birimlerinde ‘komşuluk’ ilişkisini güçlendiren ‘arkad’ ve ‘hayat’ kavramlarının günümüz yaşam tarzına göre modernize edilen ortak kullanım alanları oluşturduk. Böylece üç katı geçmeyecek şekilde tasarlanan konutlarda aynı katta bulunan konut birimleri alışılageldik, bilindik x+1 denklemine göre şekillense de modernize edilmiş ‘hayat’ların mevcut konut tipolojisinde ezber bozduğunu düşünüyorum; çünkü artık komşunuzla birlikte yaşayabildiğiniz alanlar var. Projemiz şu an inşaat hâlinde. Tasarım beden bulduğunda, yaşam başladığında çok kısa sürede özlenen geleneksel komşuluk ilişkisinin başladığını ve bunun insanların sosyal yaşantısındaki yansımalarını göreceğiz.

İlgili Konular:
TOKİ Haber
TOKİ Haber

Vitrin tasarımında mimari dokunuşlar

Üretim ve tüketim mekânlarının bir ön görüntüsü olan vitrinlerin kurgusu neye göre şekilleniyor, tasarımlarında kullanılan mimari ögeler nasıl seçiliyor ve konumlandırılıyor, vitrin tasarımı tüketici tutumlarına nasıl etki ediyor?…
Üretim ve tüketim mekânlarının bir ön görüntüsü olan vitrinlerin kurgusu neye göre şekilleniyor, tasarımlarında kullanılan mimari ögeler nasıl seçiliyor ve konumlandırılıyor, vitrin tasarımı tüketici tutumlarına nasıl etki ediyor?… Mağazaların yüzü olan vitrinlerin tasarımını ve vitrin-kültür ilişkisini anlatan Dr. Öğr. Üyesi Armağan Seçil Melikoğlu Eke, vitrin tasarımının sadece bir cephe tasarımı olmadığına; marka, ürün, imaj gibi pek çok bilgiyi içeren ve bunları yansıtan bir mekân tasarımı olduğuna dikkat çekiyor. Tüketim kültürel oluşumlarla şekilleniyorsa o hâlde tüketimin estetik ögesi olan vitrinlerin mimarisinde de kültürel bir etkiden söz edebiliriz. Kültür ile vitrin mimarisi ilişkisine dair neler söylersiniz? Tüketim, belirli bir ihtiyacımızı tatmin etmek için bir ürünü veya hizmeti edinme, sahiplenme, kullanma ya da yok etme olarak tanımlansa bile sadece nesnelerle değil, aynı zamanda dünyayla da etkin bir ilişki kurma biçimimiz ve tüm kültürel sistemimizin üzerinde şekillendiği sistemli bir etkinlik olarak da tanımlanabilir. Tüketim kültürü ülkemizde 1950’lerde değişmeye başlamıştır. O günden bugüne tüketim, insanın kendini ifade etme biçimi olarak da tanımlanabilmektedir. Özetlemek gerekirse önceleri bir ihtiyacı karşılamak için yapılan tüketim, günümüzde tüketicilerin statüsünü gösteren bir simgeye dönüşmüştür. Biz insanlar artık ihtiyaçlarımızın tatmini yerine, kendimizi tatmin etmek için tüketmekteyiz. İKÜ Öğretim Üyesi Dr. Armağan Seçil Melikoğlu Eke “VİTRİN, TÜKETİCİYLE İLİŞKİ KURAN BİR MEKÂN PARÇASI” Bu

Yapıların vazgeçilmez ürünü: Ahşap

Doğal, sıcak, sağlıklı ve şık… Ahşap bu özellikleriyle hâlen günümüzün en cazip yapı malzemeleri arasında yer alıyor. Ahşap dokunuşlar ile evlerin estetiği artarken, sektör de gelişmeye devam ediyor.
Doğal, sıcak, sağlıklı ve şık… Ahşap bu özellikleriyle hâlen günümüzün en cazip yapı malzemeleri arasında yer alıyor. Ahşap dokunuşlar ile evlerin estetiği artarken, sektör de gelişmeye devam ediyor. Ahşap, insanoğlu var olduğundan bu yana temel yapı malzemesi olmayı sürdürüyor. Dün olduğu gibi bugün de yapıların taşıyıcı elemanından kapıya, çatıdan zemine hemen her noktada ahşap var. Birçok malzemeye kıyasla daha pahalı olmasına rağmen kullanıcılar ahşaptan vazgeçmiyor. Kent hayatının karmaşasından ve artan betonlaşmadan bunalan insan, evine doğayı getirme arayışını sürdürüyor. Ahşap kapılar, renkli veya doğal ahşap renginde mutfak-banyo dolapları, ahşap parkelerle evler olabildiğince doğal, daha sağlıklı ve şık hâle getirilmeye çalışılıyor. Ekonomik değeri giderek büyüyen ahşap malzemeler ülkemizde “ağaç ve orman ürünleri” sektörü altında toplanıyor. Orman ürünleri sanayisi üretim süreçlerine göre üç şekilde sınıflandırılıyor. Birinci grupta kereste, levha, kontrplak, yonga levha, lif levha, kâğıt hamuru ve kâğıt gibi odunu doğrudan kullanan “Birinci imalat sanayi ürünleri” yer alıyor. İkinci grupta parke, doğrama, mobilya, karoser, prefabrik ev gibi konut alanlarına dönük “İkinci imalat sanayi ürünleri” ve son grupta müzik aletleri, ayakkabı kalıbı, ahşap oyuncak, kalem gibi nihai tüketicinin ağırlıklı gündelik yaşamında yer edinen ürünler bulunuyor. Üretimin niteliğine bağlı olarak farklı segmentlerde sert ağaç, beyaz ağaç, sakızlı ve ince dokulu gibi farklı ağaç türleri kullanılıyor.

Fırçadan kubbeye kalemişi

Geleneksel Türk sanatları içinde ince işçiliği, zarafeti, rengârenk desenleriyle öne çıkan kalemişi sanatı, kalemkârların hünerli ellerinden kubbelere, duvarlara uzanıyor.
Geleneksel Türk sanatları içinde ince işçiliği, zarafeti, rengârenk desenleriyle öne çıkan kalemişi sanatı, kalemkârların hünerli ellerinden kubbelere, duvarlara uzanıyor. Minyatür, ebru, tezhip gibi geleneksel Türk sanatlarının her biri kendine has bezeme yöntemleriyle ayrı derinliğe sahip. Bu sanatlar içinde, rengârenk desenleriyle öne çıkan kalemişi, duvar bezeme sanatının en inceliklisi olarak mekâna ayrı bir ruh katıyor. Sıva, ahşap, mermer, deri veya bez üstüne yapılan kalemişi motifler yeşil veya toprak tonlarıyla sakinliği, mercan kırmızısından turkuaz ve kobalt maviye kadar uzanan renklerle ise canlılığı çağrıştırıyor. Yüzyıllar boyunca Türk klasik sanatlarının bir kolu olarak sivil, dini, askeri ve mimari yapıların iç ve dış mekânlarını süsleyen kalemişinin kökeni Orta Asya’ya dayanıyor. 8’inci ve 9’uncu yüzyıllarda Uygur Türklerinde izlerini gördüğümüz kalemişi sanatı, Türk göçleriyle Anadolu topraklarına taşındı. Kara Hoça ve Bezeklik duvar süslemeleri o dönemlerin karakteristiğini yansıtıyordu. Türklerin İslam dinini kabulüyle birlikte stilize ve yarı stilize üsluplar da kalemişine girdi. Osmanlı’nın sanata verdiği önem İmparatorluğun hüküm sürdüğü geniş bir coğrafyada kalemişi sanatının yayılmasını sağladı. Kalemişinin kendine özel tarzlar geliştirerek zirveye çıktığı dönem ise diğer pek çok sanat dalında olduğu gibi 16’ncı yüzyıl oldu. MALAKÂRİ VE EDİRNEKÂRİ Kalemişinin sıva üstü, ahşap üstü, taş veya mermer üstü, deri ve bez üstü çeşitleri ve her bir çeşidin kendince teknikleri bulunuyor.