“Osmanlı evinin başarısı çok katmanlı yapısıdır”

Osmanlı Sanatı Uzmanı Serdar Gülgün, Osmanlı evlerinin karakteristik özelliklerini ve pek çok kültürü etkilemiş olan Osmanlı Sanatını anlattı.

Osmanlı Sanatı Uzmanı Serdar Gülgün, kendi yaşadığı Macar Feyzullah Paşa Köşkü’nden hareketle Osmanlı evlerinin karakteristik özelliklerini ve pek çok kültürü etkilemiş olan Osmanlı Sanatını anlattı.

İstanbul’da Osmanlı’dan miras olarak günümüze gelmiş çok sayıda ev yer alıyor. Sofaların, sedirlerin, farklı renk ve desenlerdeki kumaşların, yastıkların, halıların, nakışların, hatların büyük bir zarafetle yan yana geldiği bu evler, Osmanlı sanatı ve kültürünün çok önemli bir parçasını oluşturuyor.

İstanbul Valiliği internet sitesinde Doç. Dr. Özgü Yolcu imzalı röportajda; Osmanlı Sanatı Uzmanı Serdar Gülgün, kendi yaşadığı Macar Feyzullah Paşa Köşkü’nden hareketle Osmanlı evlerinin karakteristik özelliklerini ve pek çok kültürü etkilemiş olan Osmanlı Sanatını anlattı.

Serdar Bey, Osmanlı Sanatı ile ilgili eğitim almaya ve bu alanda çalışmaya nasıl karar vermiştiniz?

İstanbul doğumluyum. Saint Benoit Fransız Lisesi ve daha sonra İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde eğitim aldım. Osmanlı Sanatına çok büyük ilgim vardı. Üniversiteden mezun olduktan sonra Londra’ya gittim. Londra Üniversitesi’nin SOAS Doğu ve Afrika Sanatları Bölümü’nde Osmanlı Sanatı master’ı yaptım. Bir müddet Londra’da Osmanlı Sanatı experi olarak çalıştım. Daha sonra İstanbul’a geri döndüm. İstanbul’a döndükten sonra Osmanlı Sanatıyla ilgili sergiler yapmaya başladım. Sekiz tane Osmanlı Sanatı sergisi yaptım. Birincisi Dolmabahçe Sarayı Hareket Köşkü’nde oldu. Onu takip eden tüm sergilerim de Topkapı Sarayı Alay Köşkü’nde oldu. Onu takip eden yıllarda yazı yazmak, ders vermek gibi Osmanlı Sanatıyla ilgili faaliyetler yaparken yavaş yavaş kendimi bundan ilham alan, Osmanlı’dan ilham alan bir tasarım dünyasının içinde buldum.

Osmanlı Sanatında ilginizi çeken neydi?

Etrafımı algılamaya başladığımdan beri güzelliklere çok açık bir çocuktum ve beni çok ilgilendiriyordu. Sanatla hep ilgiliydim. Çocukluğumda, ailem de açıkçası ilgiliydi, çeşitli müzelere gitmeye başlamalar, sergilere başlamalarla birlikte yavaş yavaş bunlara ilgi duymaya başladım. İlgim çok yüksekti ama bunun bir meslek olabileceğini hiçbir zaman düşünemezdim, hayal edemezdim.

Daha sonra mesleğiniz olmasına nasıl karar verdiniz?

İşletme okumak bana çok şey kazandırdı fakat benim gönlüm orada değil, ben daha sanat ve sanat tarihi dünyasının içinde olmak istiyorum. Bir Türk olarak da Osmanlı Sanatı beni, içinde büyüdüğüm, yoğrulduğum sanat anlamında, ilgilendirdiği için o alanda çalışmalar yapmaya ihtiyaç duydum. İstanbul’da doğdum, bunların içinde büyüdüğüm için kendimi buna çok ait hissediyorum. Bir de inanıyorum ki; benim Türk olup bunların içinde büyümüş olmamın dışında objektif olarak baktığımda da Osmanlı Sanatı çok etkileyici. Sanat tarihinde çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Bir de üçüncüsü de şunu düşünüyorum; ben çok yurtdışı bağlantılı yaşayan bir insanım, yurtdışında yaşayan bir Türküm. Türk olarak da yurtdışında bir kıymetinizin olması için buradan çıkışlı bir şey yapmanız gerekiyor. Dolayısıyla onun için de özel bambaşka bir ilgim var.

Eviniz, İstanbul’un en güzel köşklerinden birisi olan Macar Feyzullah Paşa Köşkü. Bu köşkün hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?

Bu köşk, Macar Feyzullah Paşa Köşkü. Tam net olarak yapım tarihini bilmemekle beraber 1850 ile 1860 yılları arasında yapılmış olan bir av köşkü burası. Çok klasik Osmanlı Mimarisini yansıtan bir bina. Bağdadi sıva tekniğiyle yapılmış ve geleneksel sofa planlı evlere, köşklere çok iyi bir örnek. Güzel bir mermer sofadan girdikten sonra evin en önemli yeri olan, şu anda da içinde bulunduğumuz oval sofa veya da haç planlı sofa dediğimiz sofası olan bir köşk. Yapan kişi Macar Feyzullah Paşa. Macar Feyzullah Paşa adından da bilineceği gibi bir Macar, orijinal ismi Josef Kohlmann. Josef Kohlmann, 1840’lı yıllarda Macarları Avusturyalılardan kurtarmak için yaptığı başarısız ihtilal girişiminden sonra Osmanlı topraklarına sığınıyor Abdülmecid döneminde. Abdülmecid ona sığınma hakkı veriyor, İstanbul’da yaşarken çok başarılı da bir asker olduğu için, Kırım Savaşı’na katılıyor, çok başarılı oluyor. Paşa unvanını alıyor ve o günden itibaren Macar Feyzullah Paşa oluyor ve bu içinde yaşadığı köşkü yapıyor 1850’li, 1860’lı yıllarda ve 1870 küsurlara kadar bunun içinde yaşıyor. Daha sonra hep ailenin elinde kalıyor bu köşk ve hissedarlara bölünüyor. Bölündükten sonra uzun yıllar bakımsız kalıyor. Ben bu köşkü bugünden yaklaşık 17-18 sene önce çok kötü vaziyette satın aldım. İlk önce işte projeleri çizildi. Sonra beş yıla yakın restorasyonu yapıldı, yaklaşık on yıldır da içinde oturuyorum.

Bu köşkü restore ederken nelere dikkat ettiniz?

Restorasyona pek çok farklı bakış var fakat benim bakışım, restorasyonu yaptığımızda sanki yapılmamış gibi duruyor olmasına ben dikkat ediyorum. Benim inandığım yaklaşım bu. Dolayısıyla bunu da yaparken sanki, ‘hiçbir zaman o metruk duruma düşmemiş, sanki hiç elden düşmemiş ve bu kullanım zinciri kırılmadan bugüne gelmiş’ anlayışıyla yaptım. Yani, ‘kuşak üstüne kuşak geldiğinde nasıl restore olabilirdi, her yeni gelen kuşak buna ne koyabilirdi?’ şeklinde düşünerek bugüne taşıdım.

Bir Osmanlı Köşkünün en önemli özellikleri nelerdir?

Birincisi mimari olarak mutlaka sofalar oluyor Osmanlı dünyasında. Sofalar hem bir iç avlu gibi, üstü kapalı bir avlu olarak da düşünülebilir. Osmanlı evleri çok koridor olmayan, sofanın içinden geçilen ve sofanın da pek çok işleve sahip olduğu mekânlar oluyor. Bir geçiş alanı, bir kabul alanı, bir oturma alanı, yeri geldiğinde bazen yatma alanı bile olabilir. Bir Osmanlı evinin olmazsa olmazı tabii ki sedirler. Biz bir Osmanlı evi için şunu söylüyoruz; Osmanlı evinin mobilyaları sahibine değil, eve aittir. Onunla da şunu kastediyoruz; bu evin sedirleri bu eve göre yapılır. Bir kişi bu evden taşındığı zaman bu eşyaları başka bir yere taşıyamaz, götüremez, o evin ölçüsüne göre yapılmıştır. Yine bir Osmanlı evinin olmazsa olmazı, yerine göre yapılmış olan gömme dolapları, yüklükleridir. Dekorasyona geldiğinizde Osmanlı evinin olmazsa olmazı tabii ki kumaşlardır. Yani bir Osmanlı evinde Batı eviyle mukayese ettiğiniz gibi fazla mobilya yoktur ama mobilyanın yerini almış sedirler, kumaşlar, yastıklar vardır ve Osmanlı evi çok katmanlı bir evdir. Katmanlıyla kastettiğim; pek çok renk ve desenin üst üste gelmesiyle oluşmuştur. Yani desenli halılar, üstüne gelen sedirler, sedirlerin üstündeki yastıklar, duvarlara tekrar asılan nakışlar, kumaşlar, hatların katman katman üst üste gelmesiyle oluşur. Zaten Osmanlı evinin bence başarısı budur. Bu kadar çok rengi, bu kadar çok deseni üst üste getirip zarif bir netice elde etmek Osmanlı iç mekânının en büyük başarısıdır.

Osmanlı’da bir konaktaki yaşam şekli nasıldı?

Büyük bir aile yaşıyor bu tür bir köşkün içinde o devirde. Çocuklar, torunlar, gelinler, damatlar, işte belki uzak bir yerdeki ihtiyacı olan bir akraba. Dolayısıyla zaten kendi içinde yaşanan bir dünya. Komşuluk ilişkileri mutlaka çok daha gelişmiş. Mesela bu köşelerdeki olan yatak odaların sofa dışında çıkışı yok. O da neyi veriyor? Mesela bir misafir gelse yatak odasında olan kişi o misafiri görmeden veya görünmeden başka bir yerden çıkamaz. Misafir gelmese bile o evin içinde yaşayan ev insanlarını görmeden, görünmeden çıkamaz. Yatak odasından çıktığı zaman da o sofada oturanları görmek ve selamlamak zorunda, başka bir kaçış noktası yok. Daha interaktif, insanların birbiriyle daha konuşmak zorunda olduğu, belki kırgınlık olsa kırgınlığın da belki unutulmak mecburiyetinde olduğu bir ev. Bu da herhalde aileyi daha kenetlediğini, daha izole bağımsız hayatlar, birey hayatları yerine daha ailecek yaşandığını düşünüyorum. Bütün sedirler sırtını duvara vererek yerleşiyor bu evlerde. Bu yerleşim şekli de dekorasyonda esasında hiç kimsenin birbirine sırtını dönmemesi, herkesin terbiyeli bir şekilde yüz yüze oturmasını da mecbur ediyor. Dolayısıyla işte bu tür bir terbiyeyle adetlerle dekorasyonun ve mimarinin birbiriyle örtüştüğünü görüyoruz bu evlerde.

Siz de bu evde uzun zamandır yaşıyorsunuz, bugünün insanı olarak böyle tarihi bir mekânda yaşamanın farklılıkları, zorlukları ya da güzellikleri sizin için neler?

Güzellik, tabii ki çok büyük bir mutluluk böyle bir evin içinde yaşamak. Çok ilham verici, her gün baktığınızda görmediğiniz bir detayı görüyorsunuz esasında. Bu işte esasında bu bina belki 1850’lerin binası ama belki bu çok daha evvelki bir bilginin görgünün damıtıla damıtıla bugüne gelmiş bir örneği. Dolayısıyla içinde yaşadıkça pek çok detayı görüyorsunuz ve bu çok ilham verici. İkinci tarafına bakacak olursak yaşamanın da çok sağlıklı olduğunu düşünüyorum çünkü çok tabii ki ekolojik de bir bina. Bağdadi sıva dediğimiz ahşaptan ve son derece doğal malzemelerden yapılmış bir bina, onun içinde yaşamak da çok büyük bir mutluluk, bu mutluluk kısmı. Zorluk kısmına gelince de tabii böyle bir ahşap köşkü yaşatmak son derece güç. Çok bakım isteyen, çok büyük fedakârlıklar isteyen bir bina ama onu da ben severek yapıyorum.

Evinizde Şam’dan gelen aynalar, Venedik’ten gelen avizeler, cam ürünleri de bulunuyor. Bunlar bir Osmanlı köşkünde o dönemde de rastlayabileceğimiz eşyalar mıydı?

O devirde bunlar bu tür bir Osmanlı evinde olacak eşyalar. Özellikle de bir İstanbul evinde. Çünkü İstanbul bir liman şehri. Deniz ticaretinin de çok yapıldığı bir şehir. Aynı zamanda Kapalıçarşı’nın, Mısır Çarşısı’nın olduğu; dünyanın her yerinden baharatların, kıymetli kumaşların, kıymetli porselenlerin, kıymetli mobilyaların, kıymetli porselenlerin aktığı bir yer. Dolayısıyla o devrin Osmanlı evinde Şam’dan gelmiş sedefli mobilyalar, Saksonya’dan gelmiş porselenler, Çin’den gelmiş porselenler, Bohemya’dan gelmiş bohem kristalleri, Venedik’ten gelmiş camların olacağı bir dünya. Fakat bunlar bir bütünün parçası olarak yer alıyor. Yani bu, bir bütün olup, bir bütünün içinde eriyip bir Osmanlı tarzını oluşturuyor. Zaten biliyoruz ki; pek çok şeye de ilham veriyor. Mesela Beykoz Cam Fabrikası’nda Venedikli Muranolu ustaların etkisi var. Çok daha erken dönemde İznik seramiklerinin yapılmasında mavi-beyaz Çin porselenlerinden alınmış ilhamlar var. Bazen bunlar birebir oldukları obje olarak duruyorlar, kimi zaman da Osmanlı hayatına yavaş yavaş yüzyıllar içinde girdiklerinde başka alanlara ilham verip çeşitli şekillere dönerek dolaylı bir etkiyle karşımıza da çıktığı oluyor.

Venedikle çok kumaş alışverişi yapmışız bazı ve öyle Venedik, Floransa kumaşları var ki eksperler zorlanıyor; ‘Bu Osmanlı mı, Floransa mı? ya da Venedik mi, Osmanlı mı? Çünkü dokuma tekniği çok benziyor, desenler birbirine çok benziyor. O mu ona vermiş, bu mu buna vermiş? Çok zorlanılan hatta dediğim gibi tartışma konusu olan bu tür sanat eserleri bile oluyor. O kadar içli-dışlı olmuş. Zaten biliyorsunuz Bizans’tan beri İstanbul’da yaşayan, Anadolu’da yaşayan çeşitli Venedikli, Cenovalı ticaret kolonileri var. Devamlı etkilenilmiş.

Osmanlı Sanatının Avrupa ile etkileşimi hakkında bilgi verebilir misiniz?

Osmanlı Sanatı hem Avrupa’yı etkilemiş, hem Avrupa’dan etkilenmiş. Osmanlı dünyası, Asya ile Avrupa arasındaki köprü olduğu için Osmanlı Sanatımızda Asya’dan da çok etki görüyoruz, bir o kadar da Batı etkisi görüyoruz, Batı’yı da etkilediğini görüyoruz. Daha erken dönemlerinde Osmanlı’nın Batı’ya yaptığı daha çok etki var. Çünkü bu biraz da insanın politik ve ekonomik kuvvetiyle oluyor. Siz ne kadar kuvvetli olursanız o kadar çok sanatçı çıkıyor, sanatçının çıktığı ortamdan da o kadar etki oluyor.

Bizim Türköri (Turquerie) dediğimiz bir dönem var. Türköri dediğimiz dönem, işte ilk Osmanlı büyükelçilerinin 18. yüzyılda ilk Fransa’ya gitmesiyle başlıyor, gitmesiyle de Osmanlılar çok büyük etkileri oluyor Batı Sanatında. Yani Batı’daki pek çok şatoda Türk salonları, Türk odaları olmaya başlıyor. Bunların içinde sedirler, minderler, yastıklar, halılar oluyor ve aynı şekilde müzik tarafında etki oluyor. Müzik daha ziyade Türklerin o devirde savaştıkları memleketlerle oluyor. Çünkü bizim Mehterimiz, Mehter Marşı müziği, askeri müziğimiz orduları hareket etmek için kullanılırken bununla savaşan memleketler, bunlar çoğunlukla da çeşitli Alman Prenslikleri, Avusturyalılar, çok etkileniyorlar. Bizim zillerimiz, davullarımız müzik dünyasına giriyor. Dile giren sözcükler oluyor; bizim binada bir salon için kullandığımız sofa ismini Batılılar sofanın içinde kullandığımız sedire veriyorlar, bir kanepeye veriyorlar. Ottoman lafı giriyor puflara. Osmanlı puflarına Ottoman demeye başlıyorlar. Yemek konusunda örneğin şerbetlerimiz yabancıların sorbesinin temelini oluşturuyor. Dolayısıyla çok birbirinin içine girdili çıktılı bir karşılıklı etkileşmiş iki kültür oluyor ama daha sonra 19. yüzyıla geldiğimizde bu sefer Batı’nın buraya etkisi başlıyor. Çok daha alafranga bir hayata geçmeye başlıyor. Zamanla Osmanlı dünyası bütün bunların birlikte eritildiği bir pota olmuş oluyor.

Eviniz müze gibi bu kadar özel eşyaları nasıl bir araya getirdiniz? Bu eşyaları alırken nelere dikkat edersiniz?

Bu parçaları alırken beni hikâyeleri de çok heyecanlandırıyor, keşif hissi de çok heyecanlandırıyor. İstanbul’daki eskiciler, Anadolu’daki eskiciler, antikacılarla çok irtibat halindeyim. Yıllar içinde böyle bir ağ oluştu. Bazıları da yurtdışına gitmiş eşyalar oluyor, yurtdışından buraya getiriyorum.

Eski bir eşyada sizi ne etkiler? “Beni güzelliği çeker, mükemmelliği değil” demiştiniz. Bu cümleyi biraz açıklar mısınız?

Bir eşyaya baktığımda, bu bir aşk gibi, yani birden çekiliyorsunuz. Ama tabii herhalde aşkın bile bir matematiği var belki de, bunu da izah etmenin bir matematiği olabilir. Bir kere aykırı bir parça olması, yani olağanın dışına çıkmış olması, çünkü çok klasik bir eser de o devrin daha yenilikçi bir sanatçısı tarafından çok farklı yorumlanmış olabilir. O beni etkiliyor. İkincisi illa bir eşyanın mükemmel güzellikte olması da benim için çekim unsuru değil. Hatta mükemmel güzelliği kimi zaman mesafeli buluyorum. Yılların izini görmeyi seviyorum eşyada. Yani; hiç kullanılmamış, bir vitrinin arkasında saklanmış, mükemmel bir eşya güzel ama ben zamanın izini görmekten de çok mutlu oluyorum bir eşyada.

Sizin yaptığınız projelere baktığımız zaman Osmanlı Sanatını günümüze adapte ettiğinizi, Osmanlı Sanatının öğelerini günümüz insanının kullanabileceği şekle getirdiğinizi görüyoruz. Bu bağlantıyı sağlayan önemli bir noktada duruyorsunuz. Bunun önemi nedir sizce?

Kültür ve sanat bizim geçmiş kuşaklardan alıp, bugün yaşayıp, bir ileriki kuşağa devretmemiz gereken bir miras. Bu sadece bir tarihi bir eser, tarihi bina olmak zorunda da değil. Bunları biz, bazı eşyaları, adetleri, icabında yemek tariflerini bugünün zevkine, anlayışına, yaşamına uydurup ileri taşımalıyız. Yani iki vazifemiz var; birincisi mevcutları hiç dokunmadan ileriye devrinin güzel örnekleri olarak taşımak, o bizim zaten boynumuzun borcu. İkinci yapacağımız da; biz, bir katkı yaparak, bütün bunları ileri taşımalıyız. Bu konuyla ilgili de ben bana sorduklarında şunu söylüyorum; esasen ben bir tercümanım. Benim en çok yapmak istediğim geçmişteki bir kültürel değeri alıp bugünün insanına, bugünün kullanıcısına hazır hale getirmek. Bu ne olabilir? Mesela senelerdir ben Osmanlı kumaşları tasarladım. Ama hiçbir zaman bu Osmanlı kumaşlarını birebir Osmanlı döneminde yapıldığı gibi yapmadım. Çünkü onun en güzel örnekleri bizim müzelerimizde muhafaza ediliyor ve teşhir ediliyor. Onları bugün 21. yüzyılda yapmak birebir yapmak bir kopya olur esasında. Benim oradan yaptığım, o devrin desenlerini alıp bugünün kullanıcısının hayatına nasıl geçeceğini düşünmek. Yani bir kaftan desenini alıp bugünün modern 21. yüzyıl kullanıcısının evinde, O nasıl bir yastık deseni olabilir ya da kanepesinde kullanacağı bir kumaş olabilir?’ i düşünmek. Aynı şekilde bu tür porselen tasarımları yaptım senelerce veya Osmanlı renklerini aldık, Osmanlı renklerini duvar boyaları için bugünün kullanacağı hale getirdik. Başka biri bir Osmanlı yemek tarifini ele alabilir. Belki biz bugün Osmanlılar kadar ağır bir yemek yapamayız, yiyemeyiz veya da o kadar emekli bir yemek yapmaya vaktimiz yok. Bazı yemekler çok emekli ama onun baharat bileşimini, pişirme tekniğini alıp bugünün kişisine taşıyabiliriz. Aynı şekilde bir âdeti de bugüne taşıyabiliriz. Belki bir bayram ziyareti çok eski zamandaki gibi olmayabilir ama onu bile alıp, bence bir âdeti bile, bir kültürel âdeti bile bugünün hayatına, bugünün şartlarına, bugünün İstanbul trafiğine uygulayarak, yok sayacağımıza, uyarlayabileceğimizi düşünüyorum. Bu da beni çok heyecanlandıran bir durum.

Osmanlı Sanatına ilgi duyan bu alanda ilgisi olan, İstanbul’da yaşayan kişilere neler tavsiye edebilirsiniz?

İstanbul’da yaşamak çok ilham verici. Çünkü esasında bir açık hava müzesinde yaşıyor gibiyiz. Bir yerden bir yere giderken Mimar Sinan’ın yaptığı bir camiyi görerek geçiyorsunuz. Başka bir yerden geçerken Bizans’tan kalma bir su kemerinin altından geçiyorsunuz. Dolayısıyla tarihle ve güzellikle iç içesiniz. Birincisi, biraz algıların açık olması lazım. Merak lazım, merak öğrenmenin birinci adımı olduğunu düşünüyorum. İstanbul’un çok önemli binaları var; saraylar, müzeler, camiler, kiliseler bunların hepsini gezmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bu binaların içinde, dışında çeşitli dönemdeki sergiler var. Kitaplar şüphesiz çok önemli, özellikle ben biyografilere çok kıymet veriyorum, anılara çok önem veriyorum, o devirde yaşamış insanların anıları. Çünkü o anıları okuduğunuzda böyle bir köşk gözünüzde canlanıyor veya bir müzede gördüğünüz bir belki bir kaftan canlanıyor. Yani onun gündelik hayattaki kullanımını görmeye başlıyorsunuz. Yavaş yavaş bir kumbaranın içinde para biriktirmek gibi, insanın gördüğü her şey entelektüel birikim oluyor. İlla bu biriktirdiğinizi nerede kullanacağınızın kaygısının da önemli olduğunu düşünmüyorum ben. Öğrenmenin yaşı yok. Herkes için çok heyecan verici bir yolculuk olduğunu düşünüyorum.

Röportaj: Doç. Dr. Özgü Yolcu

İlgili Konular:
TOKİ Haber
TOKİ Haber

Sümela Manastırı, 4 yıl sonra kapılarını ziyaretçilerine açtı

Türkiye’nin en önemli turizm merkezlerinden Trabzon'daki Sümela Manastırı’nın birinci etabı, restorasyon çalışmalarının tamamlanmasının ardından ziyarete açıldı.
Türkiye’nin en önemli turizm merkezlerinden Trabzon’daki Sümela Manastırı’nın birinci etabı, restorasyon çalışmalarının tamamlanmasının ardından ziyarete açıldı. Sümela Manastırı’nda, 4 yıldır süren restorasyon çalışmalarının ardından ziyaretçi kabul edilmeye başlandı. Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Nadir Alpaslan, Trabzon Valisi İsmail Ustaoğlu, AK Parti Trabzon Milletvekili Salih Cora ve Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Zorluoğlu ile birlikte restorasyon çalışmalarının bir bölümü tamamlanan Sümela Manastırı’nı gezerek incelemelerde bulundu. Bakan Yardımcısı Alpaslan, yaptığı açıklamada, manastırda restorasyon ve çevre düzenlemesi kapsamında patika yollarda duvar ve derz yapımı, döşemelerin ve merdivenlerin ahşapla kaplanması, mutfak, ayazma, papaz odası ve keşiş odalarını kapsayan bölümlerde askıya alma ve restorasyon imalatlarının tamamlandığını söyledi. Sümela Manastırı’nın, Türkiye’nin büyük kültürel varlıklarından biri olduğuna işaret eden Alpaslan, restorasyon çalışmalarının tamamlandığı birinci etabı ziyarete açtıklarını belirtti. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un, göreve başladığı günden itibaren Sümela Manastırı başta olmak üzere restorasyonu devam eden bazı yapıların ziyarete açılabilmesi için seferberlik başlattığını anlatan Alpaslan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bakanlık olarak ilgili kurum ve kuruluşların yanı sıra firmalarla yakın iş birliği içinde ‘en kısa zamanda bu eserleri insanların ziyaretine nasıl açabiliriz’ arayışı içinde olduk. Geçen hafta Bodrum Kalesi’ni açmıştık ve bu hafta da Sümela Manastırı’nı açıyoruz. Sümela Manastırı, ülkemiz ve Trabzon için önemli bir eser. 600 yılı

İstanbul fotoğrafları dünyayı geziyor

Duayen foto muhabiri Ara Güler’in fotoğrafları, Cumhurbaşkanlığı himayesinde dünyanın önemli kentlerinde sergileniyor.
Türkiye’nin ortak değeri, duayen foto muhabiri Ara Güler’in fotoğrafları, Cumhurbaşkanlığı himayesinde dünyanın önemli kentlerinde sergileniyor. İlk olarak Nisan ayında Londra’da sergilenen fotoğraflar, ikinci durağı olan Fransa’nın başkenti Paris’te sanatseverlerle buluştu. Türkiye’de fotoğraf denildiği zaman akla gelen ilk isim olan ve 17 Ekim 2019’da 90 yaşında kaybettiğimiz Ara Güler, bir asra yakın ömrüne sayısız kare sığdırdı. Magnum fotoğrafçısı Güler’in fotoğrafları, Cumhurbaşkanlığı’nın projesiyle Londra, Paris, Roma, New York, Kyoto ve Mogadişu kentlerinde sergilenecek. 23 Nisan’da ilk durak olarak belirlenen Londra’da sanatseverlerle buluşan serginin ana temasını, Ara Güler’in çektiği İstanbul fotoğrafları oluşturuyor. Sergide ayrıca; Güler’in objektifine poz vermiş Türkiye’nin ortak değeri olan isimler ve serginin gideceği her şehre bir jest olarak o ülkeden yine Güler’in çektiği önemli portreler yer alıyor. İSTANBUL FOTOĞRAFLARINA TÜRKİYE’DEN VE DÜNYADAN ÖNEMLİ PORTRELER EŞLİK EDİYOR Doğuş Grubu Sanat Danışmanı Çağla Saraç, Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi ile Ara Güler Müzesi’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı 2018 Yılı Kültür ve Sanat Özel Ödülü’ne layık görüldüğünü ve sergi projesinin de bu ödül dolayısıyla hayata geçirildiğini ifade ediyor. Serginin ilk turunu oluşturan şehirlerin G20 Zirvesi ve Birleşmiş milletler Toplantısı gibi önemli tarihlere denk getirildiğini belirten Saraç, hem ödülün hem de Cumhurbaşkanlığı himayesinde hayata geçirilen sergi projesinin kendilerini çok mutlu ettiğini ve bu

Yerelin değeri turizmin geleceği

Türkiye’nin dört bir yanında yerel değerleri turizme kazandıran ve yerel kalkınmaya katkı sağlayan 'Gelecek Turizmde’, yeni projelerini arıyor.
Türkiye’nin dört bir yanında yerel değerleri turizme kazandıran ve yerel kalkınmaya katkı sağlayan ‘Gelecek Turizmde’, yeni projelerini arıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile Anadolu Efes ortaklığında yürüyen proje, sürdürülebilir turizm fikirlerini Türkiye’nin başarı hikâyelerine dönüştürüyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Anadolu Efes’in ortaklığında yürütülen Gelecek Turizmde bugüne kadar 16 farklı sürdürülebilir turizm projesiyle yerel kalkınmaya destek oldu. Desteklenen projelerden kimi yörelerine özgü ürünleri veya geçmişten gelen tatları marka haline getirdi; kimi Anadolu’nun gizli kalan antik yerleşimlerinin tanınmasını sağladı, unutulmaya yüz tutan meslekleri yeniden canlandırdı… Türkiye’nin kelebek alanları ve yüzlerce kuş türünün yaşadığı coğrafyalar biyolojik çeşitlilikleriyle korunarak geleceğe aktarıldı, korunan yerel değerlerle kadınların iş olanakları arttı, lavanta bahçeleri yüzbinlerce turist tarafından ziyaret edildi. Türkiye’nin dört bir yanından sürdürülebilir turizm projeleri hayata geçti; yöre halkı geleceğe bir ışık yakıp, hem kendilerinin hem de bölgelerinin kaderini değiştirdi. ‘Gelecek Turizmde’ ile tam 12 yıldır, bizi biz yapan yerel değerler ortaya çıkarıldı, korundu ve Türkiye’nin turizmine yeniden kazandırılarak tanıtıldı. YENİ SÜRDÜRÜLEBİLİR TURİZM PROJELERİ İÇİN BAŞVURULAR AÇILDI Bölgelerinin doğasını, kültürünü, tarihi yerlerini ve ürün çeşitliliğini turizme kazandırmak, korumak ve aynı zamanda geleceğe aktarmak için yenilikçi fikirleri olanlar yeni dönem başvurularını, www.gelecekturizmde.com web sitesinde belirtilen detaylı adımları