“Osmanlı evinin başarısı çok katmanlı yapısıdır”

Osmanlı Sanatı Uzmanı Serdar Gülgün, Osmanlı evlerinin karakteristik özelliklerini ve pek çok kültürü etkilemiş olan Osmanlı Sanatını anlattı.

Osmanlı Sanatı Uzmanı Serdar Gülgün, kendi yaşadığı Macar Feyzullah Paşa Köşkü’nden hareketle Osmanlı evlerinin karakteristik özelliklerini ve pek çok kültürü etkilemiş olan Osmanlı Sanatını anlattı.

İstanbul’da Osmanlı’dan miras olarak günümüze gelmiş çok sayıda ev yer alıyor. Sofaların, sedirlerin, farklı renk ve desenlerdeki kumaşların, yastıkların, halıların, nakışların, hatların büyük bir zarafetle yan yana geldiği bu evler, Osmanlı sanatı ve kültürünün çok önemli bir parçasını oluşturuyor.

İstanbul Valiliği internet sitesinde Doç. Dr. Özgü Yolcu imzalı röportajda; Osmanlı Sanatı Uzmanı Serdar Gülgün, kendi yaşadığı Macar Feyzullah Paşa Köşkü’nden hareketle Osmanlı evlerinin karakteristik özelliklerini ve pek çok kültürü etkilemiş olan Osmanlı Sanatını anlattı.

Serdar Bey, Osmanlı Sanatı ile ilgili eğitim almaya ve bu alanda çalışmaya nasıl karar vermiştiniz?

İstanbul doğumluyum. Saint Benoit Fransız Lisesi ve daha sonra İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde eğitim aldım. Osmanlı Sanatına çok büyük ilgim vardı. Üniversiteden mezun olduktan sonra Londra’ya gittim. Londra Üniversitesi’nin SOAS Doğu ve Afrika Sanatları Bölümü’nde Osmanlı Sanatı master’ı yaptım. Bir müddet Londra’da Osmanlı Sanatı experi olarak çalıştım. Daha sonra İstanbul’a geri döndüm. İstanbul’a döndükten sonra Osmanlı Sanatıyla ilgili sergiler yapmaya başladım. Sekiz tane Osmanlı Sanatı sergisi yaptım. Birincisi Dolmabahçe Sarayı Hareket Köşkü’nde oldu. Onu takip eden tüm sergilerim de Topkapı Sarayı Alay Köşkü’nde oldu. Onu takip eden yıllarda yazı yazmak, ders vermek gibi Osmanlı Sanatıyla ilgili faaliyetler yaparken yavaş yavaş kendimi bundan ilham alan, Osmanlı’dan ilham alan bir tasarım dünyasının içinde buldum.

Osmanlı Sanatında ilginizi çeken neydi?

Etrafımı algılamaya başladığımdan beri güzelliklere çok açık bir çocuktum ve beni çok ilgilendiriyordu. Sanatla hep ilgiliydim. Çocukluğumda, ailem de açıkçası ilgiliydi, çeşitli müzelere gitmeye başlamalar, sergilere başlamalarla birlikte yavaş yavaş bunlara ilgi duymaya başladım. İlgim çok yüksekti ama bunun bir meslek olabileceğini hiçbir zaman düşünemezdim, hayal edemezdim.

Daha sonra mesleğiniz olmasına nasıl karar verdiniz?

İşletme okumak bana çok şey kazandırdı fakat benim gönlüm orada değil, ben daha sanat ve sanat tarihi dünyasının içinde olmak istiyorum. Bir Türk olarak da Osmanlı Sanatı beni, içinde büyüdüğüm, yoğrulduğum sanat anlamında, ilgilendirdiği için o alanda çalışmalar yapmaya ihtiyaç duydum. İstanbul’da doğdum, bunların içinde büyüdüğüm için kendimi buna çok ait hissediyorum. Bir de inanıyorum ki; benim Türk olup bunların içinde büyümüş olmamın dışında objektif olarak baktığımda da Osmanlı Sanatı çok etkileyici. Sanat tarihinde çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Bir de üçüncüsü de şunu düşünüyorum; ben çok yurtdışı bağlantılı yaşayan bir insanım, yurtdışında yaşayan bir Türküm. Türk olarak da yurtdışında bir kıymetinizin olması için buradan çıkışlı bir şey yapmanız gerekiyor. Dolayısıyla onun için de özel bambaşka bir ilgim var.

Eviniz, İstanbul’un en güzel köşklerinden birisi olan Macar Feyzullah Paşa Köşkü. Bu köşkün hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?

Bu köşk, Macar Feyzullah Paşa Köşkü. Tam net olarak yapım tarihini bilmemekle beraber 1850 ile 1860 yılları arasında yapılmış olan bir av köşkü burası. Çok klasik Osmanlı Mimarisini yansıtan bir bina. Bağdadi sıva tekniğiyle yapılmış ve geleneksel sofa planlı evlere, köşklere çok iyi bir örnek. Güzel bir mermer sofadan girdikten sonra evin en önemli yeri olan, şu anda da içinde bulunduğumuz oval sofa veya da haç planlı sofa dediğimiz sofası olan bir köşk. Yapan kişi Macar Feyzullah Paşa. Macar Feyzullah Paşa adından da bilineceği gibi bir Macar, orijinal ismi Josef Kohlmann. Josef Kohlmann, 1840’lı yıllarda Macarları Avusturyalılardan kurtarmak için yaptığı başarısız ihtilal girişiminden sonra Osmanlı topraklarına sığınıyor Abdülmecid döneminde. Abdülmecid ona sığınma hakkı veriyor, İstanbul’da yaşarken çok başarılı da bir asker olduğu için, Kırım Savaşı’na katılıyor, çok başarılı oluyor. Paşa unvanını alıyor ve o günden itibaren Macar Feyzullah Paşa oluyor ve bu içinde yaşadığı köşkü yapıyor 1850’li, 1860’lı yıllarda ve 1870 küsurlara kadar bunun içinde yaşıyor. Daha sonra hep ailenin elinde kalıyor bu köşk ve hissedarlara bölünüyor. Bölündükten sonra uzun yıllar bakımsız kalıyor. Ben bu köşkü bugünden yaklaşık 17-18 sene önce çok kötü vaziyette satın aldım. İlk önce işte projeleri çizildi. Sonra beş yıla yakın restorasyonu yapıldı, yaklaşık on yıldır da içinde oturuyorum.

Bu köşkü restore ederken nelere dikkat ettiniz?

Restorasyona pek çok farklı bakış var fakat benim bakışım, restorasyonu yaptığımızda sanki yapılmamış gibi duruyor olmasına ben dikkat ediyorum. Benim inandığım yaklaşım bu. Dolayısıyla bunu da yaparken sanki, ‘hiçbir zaman o metruk duruma düşmemiş, sanki hiç elden düşmemiş ve bu kullanım zinciri kırılmadan bugüne gelmiş’ anlayışıyla yaptım. Yani, ‘kuşak üstüne kuşak geldiğinde nasıl restore olabilirdi, her yeni gelen kuşak buna ne koyabilirdi?’ şeklinde düşünerek bugüne taşıdım.

Bir Osmanlı Köşkünün en önemli özellikleri nelerdir?

Birincisi mimari olarak mutlaka sofalar oluyor Osmanlı dünyasında. Sofalar hem bir iç avlu gibi, üstü kapalı bir avlu olarak da düşünülebilir. Osmanlı evleri çok koridor olmayan, sofanın içinden geçilen ve sofanın da pek çok işleve sahip olduğu mekânlar oluyor. Bir geçiş alanı, bir kabul alanı, bir oturma alanı, yeri geldiğinde bazen yatma alanı bile olabilir. Bir Osmanlı evinin olmazsa olmazı tabii ki sedirler. Biz bir Osmanlı evi için şunu söylüyoruz; Osmanlı evinin mobilyaları sahibine değil, eve aittir. Onunla da şunu kastediyoruz; bu evin sedirleri bu eve göre yapılır. Bir kişi bu evden taşındığı zaman bu eşyaları başka bir yere taşıyamaz, götüremez, o evin ölçüsüne göre yapılmıştır. Yine bir Osmanlı evinin olmazsa olmazı, yerine göre yapılmış olan gömme dolapları, yüklükleridir. Dekorasyona geldiğinizde Osmanlı evinin olmazsa olmazı tabii ki kumaşlardır. Yani bir Osmanlı evinde Batı eviyle mukayese ettiğiniz gibi fazla mobilya yoktur ama mobilyanın yerini almış sedirler, kumaşlar, yastıklar vardır ve Osmanlı evi çok katmanlı bir evdir. Katmanlıyla kastettiğim; pek çok renk ve desenin üst üste gelmesiyle oluşmuştur. Yani desenli halılar, üstüne gelen sedirler, sedirlerin üstündeki yastıklar, duvarlara tekrar asılan nakışlar, kumaşlar, hatların katman katman üst üste gelmesiyle oluşur. Zaten Osmanlı evinin bence başarısı budur. Bu kadar çok rengi, bu kadar çok deseni üst üste getirip zarif bir netice elde etmek Osmanlı iç mekânının en büyük başarısıdır.

Osmanlı’da bir konaktaki yaşam şekli nasıldı?

Büyük bir aile yaşıyor bu tür bir köşkün içinde o devirde. Çocuklar, torunlar, gelinler, damatlar, işte belki uzak bir yerdeki ihtiyacı olan bir akraba. Dolayısıyla zaten kendi içinde yaşanan bir dünya. Komşuluk ilişkileri mutlaka çok daha gelişmiş. Mesela bu köşelerdeki olan yatak odaların sofa dışında çıkışı yok. O da neyi veriyor? Mesela bir misafir gelse yatak odasında olan kişi o misafiri görmeden veya görünmeden başka bir yerden çıkamaz. Misafir gelmese bile o evin içinde yaşayan ev insanlarını görmeden, görünmeden çıkamaz. Yatak odasından çıktığı zaman da o sofada oturanları görmek ve selamlamak zorunda, başka bir kaçış noktası yok. Daha interaktif, insanların birbiriyle daha konuşmak zorunda olduğu, belki kırgınlık olsa kırgınlığın da belki unutulmak mecburiyetinde olduğu bir ev. Bu da herhalde aileyi daha kenetlediğini, daha izole bağımsız hayatlar, birey hayatları yerine daha ailecek yaşandığını düşünüyorum. Bütün sedirler sırtını duvara vererek yerleşiyor bu evlerde. Bu yerleşim şekli de dekorasyonda esasında hiç kimsenin birbirine sırtını dönmemesi, herkesin terbiyeli bir şekilde yüz yüze oturmasını da mecbur ediyor. Dolayısıyla işte bu tür bir terbiyeyle adetlerle dekorasyonun ve mimarinin birbiriyle örtüştüğünü görüyoruz bu evlerde.

Siz de bu evde uzun zamandır yaşıyorsunuz, bugünün insanı olarak böyle tarihi bir mekânda yaşamanın farklılıkları, zorlukları ya da güzellikleri sizin için neler?

Güzellik, tabii ki çok büyük bir mutluluk böyle bir evin içinde yaşamak. Çok ilham verici, her gün baktığınızda görmediğiniz bir detayı görüyorsunuz esasında. Bu işte esasında bu bina belki 1850’lerin binası ama belki bu çok daha evvelki bir bilginin görgünün damıtıla damıtıla bugüne gelmiş bir örneği. Dolayısıyla içinde yaşadıkça pek çok detayı görüyorsunuz ve bu çok ilham verici. İkinci tarafına bakacak olursak yaşamanın da çok sağlıklı olduğunu düşünüyorum çünkü çok tabii ki ekolojik de bir bina. Bağdadi sıva dediğimiz ahşaptan ve son derece doğal malzemelerden yapılmış bir bina, onun içinde yaşamak da çok büyük bir mutluluk, bu mutluluk kısmı. Zorluk kısmına gelince de tabii böyle bir ahşap köşkü yaşatmak son derece güç. Çok bakım isteyen, çok büyük fedakârlıklar isteyen bir bina ama onu da ben severek yapıyorum.

Evinizde Şam’dan gelen aynalar, Venedik’ten gelen avizeler, cam ürünleri de bulunuyor. Bunlar bir Osmanlı köşkünde o dönemde de rastlayabileceğimiz eşyalar mıydı?

O devirde bunlar bu tür bir Osmanlı evinde olacak eşyalar. Özellikle de bir İstanbul evinde. Çünkü İstanbul bir liman şehri. Deniz ticaretinin de çok yapıldığı bir şehir. Aynı zamanda Kapalıçarşı’nın, Mısır Çarşısı’nın olduğu; dünyanın her yerinden baharatların, kıymetli kumaşların, kıymetli porselenlerin, kıymetli mobilyaların, kıymetli porselenlerin aktığı bir yer. Dolayısıyla o devrin Osmanlı evinde Şam’dan gelmiş sedefli mobilyalar, Saksonya’dan gelmiş porselenler, Çin’den gelmiş porselenler, Bohemya’dan gelmiş bohem kristalleri, Venedik’ten gelmiş camların olacağı bir dünya. Fakat bunlar bir bütünün parçası olarak yer alıyor. Yani bu, bir bütün olup, bir bütünün içinde eriyip bir Osmanlı tarzını oluşturuyor. Zaten biliyoruz ki; pek çok şeye de ilham veriyor. Mesela Beykoz Cam Fabrikası’nda Venedikli Muranolu ustaların etkisi var. Çok daha erken dönemde İznik seramiklerinin yapılmasında mavi-beyaz Çin porselenlerinden alınmış ilhamlar var. Bazen bunlar birebir oldukları obje olarak duruyorlar, kimi zaman da Osmanlı hayatına yavaş yavaş yüzyıllar içinde girdiklerinde başka alanlara ilham verip çeşitli şekillere dönerek dolaylı bir etkiyle karşımıza da çıktığı oluyor.

Venedikle çok kumaş alışverişi yapmışız bazı ve öyle Venedik, Floransa kumaşları var ki eksperler zorlanıyor; ‘Bu Osmanlı mı, Floransa mı? ya da Venedik mi, Osmanlı mı? Çünkü dokuma tekniği çok benziyor, desenler birbirine çok benziyor. O mu ona vermiş, bu mu buna vermiş? Çok zorlanılan hatta dediğim gibi tartışma konusu olan bu tür sanat eserleri bile oluyor. O kadar içli-dışlı olmuş. Zaten biliyorsunuz Bizans’tan beri İstanbul’da yaşayan, Anadolu’da yaşayan çeşitli Venedikli, Cenovalı ticaret kolonileri var. Devamlı etkilenilmiş.

Osmanlı Sanatının Avrupa ile etkileşimi hakkında bilgi verebilir misiniz?

Osmanlı Sanatı hem Avrupa’yı etkilemiş, hem Avrupa’dan etkilenmiş. Osmanlı dünyası, Asya ile Avrupa arasındaki köprü olduğu için Osmanlı Sanatımızda Asya’dan da çok etki görüyoruz, bir o kadar da Batı etkisi görüyoruz, Batı’yı da etkilediğini görüyoruz. Daha erken dönemlerinde Osmanlı’nın Batı’ya yaptığı daha çok etki var. Çünkü bu biraz da insanın politik ve ekonomik kuvvetiyle oluyor. Siz ne kadar kuvvetli olursanız o kadar çok sanatçı çıkıyor, sanatçının çıktığı ortamdan da o kadar etki oluyor.

Bizim Türköri (Turquerie) dediğimiz bir dönem var. Türköri dediğimiz dönem, işte ilk Osmanlı büyükelçilerinin 18. yüzyılda ilk Fransa’ya gitmesiyle başlıyor, gitmesiyle de Osmanlılar çok büyük etkileri oluyor Batı Sanatında. Yani Batı’daki pek çok şatoda Türk salonları, Türk odaları olmaya başlıyor. Bunların içinde sedirler, minderler, yastıklar, halılar oluyor ve aynı şekilde müzik tarafında etki oluyor. Müzik daha ziyade Türklerin o devirde savaştıkları memleketlerle oluyor. Çünkü bizim Mehterimiz, Mehter Marşı müziği, askeri müziğimiz orduları hareket etmek için kullanılırken bununla savaşan memleketler, bunlar çoğunlukla da çeşitli Alman Prenslikleri, Avusturyalılar, çok etkileniyorlar. Bizim zillerimiz, davullarımız müzik dünyasına giriyor. Dile giren sözcükler oluyor; bizim binada bir salon için kullandığımız sofa ismini Batılılar sofanın içinde kullandığımız sedire veriyorlar, bir kanepeye veriyorlar. Ottoman lafı giriyor puflara. Osmanlı puflarına Ottoman demeye başlıyorlar. Yemek konusunda örneğin şerbetlerimiz yabancıların sorbesinin temelini oluşturuyor. Dolayısıyla çok birbirinin içine girdili çıktılı bir karşılıklı etkileşmiş iki kültür oluyor ama daha sonra 19. yüzyıla geldiğimizde bu sefer Batı’nın buraya etkisi başlıyor. Çok daha alafranga bir hayata geçmeye başlıyor. Zamanla Osmanlı dünyası bütün bunların birlikte eritildiği bir pota olmuş oluyor.

Eviniz müze gibi bu kadar özel eşyaları nasıl bir araya getirdiniz? Bu eşyaları alırken nelere dikkat edersiniz?

Bu parçaları alırken beni hikâyeleri de çok heyecanlandırıyor, keşif hissi de çok heyecanlandırıyor. İstanbul’daki eskiciler, Anadolu’daki eskiciler, antikacılarla çok irtibat halindeyim. Yıllar içinde böyle bir ağ oluştu. Bazıları da yurtdışına gitmiş eşyalar oluyor, yurtdışından buraya getiriyorum.

Eski bir eşyada sizi ne etkiler? “Beni güzelliği çeker, mükemmelliği değil” demiştiniz. Bu cümleyi biraz açıklar mısınız?

Bir eşyaya baktığımda, bu bir aşk gibi, yani birden çekiliyorsunuz. Ama tabii herhalde aşkın bile bir matematiği var belki de, bunu da izah etmenin bir matematiği olabilir. Bir kere aykırı bir parça olması, yani olağanın dışına çıkmış olması, çünkü çok klasik bir eser de o devrin daha yenilikçi bir sanatçısı tarafından çok farklı yorumlanmış olabilir. O beni etkiliyor. İkincisi illa bir eşyanın mükemmel güzellikte olması da benim için çekim unsuru değil. Hatta mükemmel güzelliği kimi zaman mesafeli buluyorum. Yılların izini görmeyi seviyorum eşyada. Yani; hiç kullanılmamış, bir vitrinin arkasında saklanmış, mükemmel bir eşya güzel ama ben zamanın izini görmekten de çok mutlu oluyorum bir eşyada.

Sizin yaptığınız projelere baktığımız zaman Osmanlı Sanatını günümüze adapte ettiğinizi, Osmanlı Sanatının öğelerini günümüz insanının kullanabileceği şekle getirdiğinizi görüyoruz. Bu bağlantıyı sağlayan önemli bir noktada duruyorsunuz. Bunun önemi nedir sizce?

Kültür ve sanat bizim geçmiş kuşaklardan alıp, bugün yaşayıp, bir ileriki kuşağa devretmemiz gereken bir miras. Bu sadece bir tarihi bir eser, tarihi bina olmak zorunda da değil. Bunları biz, bazı eşyaları, adetleri, icabında yemek tariflerini bugünün zevkine, anlayışına, yaşamına uydurup ileri taşımalıyız. Yani iki vazifemiz var; birincisi mevcutları hiç dokunmadan ileriye devrinin güzel örnekleri olarak taşımak, o bizim zaten boynumuzun borcu. İkinci yapacağımız da; biz, bir katkı yaparak, bütün bunları ileri taşımalıyız. Bu konuyla ilgili de ben bana sorduklarında şunu söylüyorum; esasen ben bir tercümanım. Benim en çok yapmak istediğim geçmişteki bir kültürel değeri alıp bugünün insanına, bugünün kullanıcısına hazır hale getirmek. Bu ne olabilir? Mesela senelerdir ben Osmanlı kumaşları tasarladım. Ama hiçbir zaman bu Osmanlı kumaşlarını birebir Osmanlı döneminde yapıldığı gibi yapmadım. Çünkü onun en güzel örnekleri bizim müzelerimizde muhafaza ediliyor ve teşhir ediliyor. Onları bugün 21. yüzyılda yapmak birebir yapmak bir kopya olur esasında. Benim oradan yaptığım, o devrin desenlerini alıp bugünün kullanıcısının hayatına nasıl geçeceğini düşünmek. Yani bir kaftan desenini alıp bugünün modern 21. yüzyıl kullanıcısının evinde, O nasıl bir yastık deseni olabilir ya da kanepesinde kullanacağı bir kumaş olabilir?’ i düşünmek. Aynı şekilde bu tür porselen tasarımları yaptım senelerce veya Osmanlı renklerini aldık, Osmanlı renklerini duvar boyaları için bugünün kullanacağı hale getirdik. Başka biri bir Osmanlı yemek tarifini ele alabilir. Belki biz bugün Osmanlılar kadar ağır bir yemek yapamayız, yiyemeyiz veya da o kadar emekli bir yemek yapmaya vaktimiz yok. Bazı yemekler çok emekli ama onun baharat bileşimini, pişirme tekniğini alıp bugünün kişisine taşıyabiliriz. Aynı şekilde bir âdeti de bugüne taşıyabiliriz. Belki bir bayram ziyareti çok eski zamandaki gibi olmayabilir ama onu bile alıp, bence bir âdeti bile, bir kültürel âdeti bile bugünün hayatına, bugünün şartlarına, bugünün İstanbul trafiğine uygulayarak, yok sayacağımıza, uyarlayabileceğimizi düşünüyorum. Bu da beni çok heyecanlandıran bir durum.

Osmanlı Sanatına ilgi duyan bu alanda ilgisi olan, İstanbul’da yaşayan kişilere neler tavsiye edebilirsiniz?

İstanbul’da yaşamak çok ilham verici. Çünkü esasında bir açık hava müzesinde yaşıyor gibiyiz. Bir yerden bir yere giderken Mimar Sinan’ın yaptığı bir camiyi görerek geçiyorsunuz. Başka bir yerden geçerken Bizans’tan kalma bir su kemerinin altından geçiyorsunuz. Dolayısıyla tarihle ve güzellikle iç içesiniz. Birincisi, biraz algıların açık olması lazım. Merak lazım, merak öğrenmenin birinci adımı olduğunu düşünüyorum. İstanbul’un çok önemli binaları var; saraylar, müzeler, camiler, kiliseler bunların hepsini gezmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bu binaların içinde, dışında çeşitli dönemdeki sergiler var. Kitaplar şüphesiz çok önemli, özellikle ben biyografilere çok kıymet veriyorum, anılara çok önem veriyorum, o devirde yaşamış insanların anıları. Çünkü o anıları okuduğunuzda böyle bir köşk gözünüzde canlanıyor veya bir müzede gördüğünüz bir belki bir kaftan canlanıyor. Yani onun gündelik hayattaki kullanımını görmeye başlıyorsunuz. Yavaş yavaş bir kumbaranın içinde para biriktirmek gibi, insanın gördüğü her şey entelektüel birikim oluyor. İlla bu biriktirdiğinizi nerede kullanacağınızın kaygısının da önemli olduğunu düşünmüyorum ben. Öğrenmenin yaşı yok. Herkes için çok heyecan verici bir yolculuk olduğunu düşünüyorum.

Röportaj: Doç. Dr. Özgü Yolcu

İlgili Konular:
TOKİ Haber
TOKİ Haber

Gök Medrese müzeye dönüştürülecek

Sivas'ta, adını üzerindeki gök mavisi çinilerden alan 748 yıllık Gök Medrese, "Vakıflar Müzesi"ne dönüştürülecek.
Sivas’ta, adını üzerindeki gök mavisi çinilerden alan 748 yıllık Gök Medrese, “Vakıflar Müzesi”ne dönüştürülecek. Sivas’ta, Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından 1271’de Konyalı Kaluyan’a yaptırılan Gök Medrese’nin restorasyonu devam ediyor. Selçuklu mimarisinin en seçkin eserleri arasında yer alan Gök Medrese’de, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğretim üyelerinden oluşan 8 kişilik heyet, Ağustos 1997’de fotogramik çekimler, rölöve ve tespit çalışmalarıyla restorasyona başlamıştı. Adını üzerindeki gök mavisi çinilerden alan, “mavi medrese” olarak da bilinen Gök Medrese, yıllar süren çalışmaların ardından restorasyonun büyük kısmı tamamlanarak ziyarete açılmıştı. Sivas Valisi Salih Ayhan, Vakıflar Genel Müdürlüğünce restorasyonu gerçekleştirilen tarihi yapıda incelemelerde bulundu. Vakıflar Bölge Müdürü Cemal Karaca’dan çalışmalar hakkında bilgi alan Ayhan, eserin “Vakıflar Müzesi” şeklinde teşhir ve tanziminin yapılacağını belirtti. Ayhan, Sivas Kalesi altında bulunan Kale Evleri Projesi çalışmalarını da inceleyerek, yetkililerden bilgi aldı.

Osmanlı tarihine yolculuk: Topkapı Sarayı

İstanbul’un tarihine tanıklık eden ihtişamlı yapı Topkapı Sarayı, cihana hükmetmiş Osmanlı padişahlarına yüzyıllarca ev sahipliği yaptı.
İstanbul’un tarihine tanıklık eden ihtişamlı yapı Topkapı Sarayı, cihana hükmetmiş Osmanlı padişahlarına yüzyıllarca ev sahipliği yaptı. Günümüzde ise o dönemin hatıralarını yaşatan bir müze olarak hizmet vermektedir. Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u fethetmesiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni başkenti olan İstanbul’da devletin yönetimi için bir merkeze ihtiyaç vardı. Bu amaçla 1460 yılında inşasına başlanan Topkapı Sarayı, Fatih Sultan Mehmet’ten itibaren otuz birinci padişah Sultan Abdülmecid’e kadar yaklaşık dört yüz yıl süreyle imparatorluğun idare, eğitim ve sanat merkezi olarak kullanıldı, aynı zamanda padişahların evi oldu. 3 Nisan 1924 yılında ise müze olarak hizmet vermeye başlayan Saray, bu özelliği ile Cumhuriyet’in ilk müzesi olarak tarihe geçti. Günümüzde yaklaşık 300 bin arşiv belgesi, Osmanlı dönemine ait silah ve araç-gereçten oluşan ihtişamlı koleksiyonların, Kaşıkçı Elması gibi paha biçilemez hazinelerin yanı sıra kutsal emanetleriyle Topkapı Sarayı Müzesi, dünyanın en büyük saray müzelerinden biri konumunda. Topkapı Sarayı’nın bölümleri 4 avlu ve 1 haremden oluşuyor. Saray, hizmet bölümü Birun ve iç örgütlenme yapılarını kapsayan Enderun olmak üzere 2 ana bölüme ayrılmış. Alay Meydanı: Padişah geçiş törenlerine sahne olan Alay Meydanı, Doğu Roma zamanlarından kalma dini yapı Aya İrini, Osmanlı ve Batı mimarisinin harmanlandığı törensel giriş kapısı Babüsselam ve birinci avluya geçiş sağlayan diğer bir törensel kapı olan

Kırmızı peripacaları turizme kazandırılacak

UNESCO Dünya Geçici Mirası Listesi'nde yer alan Erzurum'un Narman ilçesindeki kırmızı peribacaları turizme kazandırılacak.
UNESCO Dünya Geçici Mirası Listesi’nde yer alan Erzurum’un Narman ilçesindeki kırmızı peribacaları turizme kazandırılacak. Oluşumu ve yapısı bakımından Amerika’nın Kolorado Vadisi’ndeki Grand Kanyon ile benzerlik taşıyan Narman Peribacaları’nın turizme kazandırılması amacıyla proje başlatıldı. Erzurum Valisi Okay Memiş, peribacalarını tanıtacak projeyi yerinde incelemek için Narman ilçesini ziyaret etti. Vali Memiş, Narman Kaymakamı Mustafa Serin ve Belediye Başkanı Burhanettin Eser’den projenin uygulanma aşamasıyla ilgili bilgi aldı. Memiş, incelemenin ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, projeyi hayata geçirmek için zamanla yarıştıklarını söyledi. Narman Peribacaları’nın turizm potansiyelinin farkına vardıklarını ifade eden Memiş, “Yüzbinlerce insanın burayı ziyaret edeceğine inanıyoruz. Çünkü yol kenarı, ilçe merkezine çok yakın ve dünyada benzeri çok az olan muhteşem bir doğal oluşum” diye konuştu. Memiş, bölgede istihdama katkı sunacak çalışmaların yapılacağını belirterek, Erzurum Valiliği, Büyükşehir Belediyesi ve Narman Belediyesi ile konaklama projesini hazırladıklarını dile getirdi. Projenin detayları hakkında bilgi veren Memiş, “1,5 milyon liralık bir proje. Bayramdan sonra ihalesini yapacağız ve kışa kadar kabasını bitireceğiz. Gelecek sene burada at safari, bisiklet safari, trekking, hatta balon seyahatine başlayacağız. Biz buraya inanıyoruz. Doğrudan 100-150 kişi istihdam edeceğiz. Bu proje, hem Narman’ın hem de Erzurum’un ekonomisine ciddi anlamda katkı sağlayacak. Türkiye’deki bütün vatandaşlarımızı şimdiden buraya davet ediyoruz” değerlendirmesinde bulundu. NARMAN PERİBACALARI Narman Peribacaları, Narman ilçesinin güneyinde,