Yenikapı arkeoloji kazıları, İstanbul’un tarihine ışık tutuyor

Çağlar boyu üç büyük medeniyete ev sahipliği yapan İstanbul'un köklü tarihi, Yenikapı’da 2004-2013 yılları arasında sürdürülen arkeolojik kazılarla gün yüzüne çıkıyor.

Çağlar boyu üç büyük medeniyete ev sahipliği yapan İstanbul’un köklü tarihi, Yenikapı’da 2004-2013 yılları arasında sürdürülen arkeolojik kazılarla gün yüzüne çıkıyor.

Şehirleri geleceğe taşıyan, üzerinde bulunduğu coğrafyanın geçmişiyle kurduğu kadim bağlardır. İstanbul, çağlar boyu ev sahipliği yaptığı üç büyük medeniyetin kültürüyle yoğrularak yaş alan ve bu sayede kendi özgün kültür birikimini teşekkül ettiren bir şehir olarak varlığını sürdürüyor. Bu varlığın uzandığı geçmiş, Yenikapı’da 2004-2013 yılları arasında sürdürülen arkeolojik kazılarla gün yüzüne çıktı.

Yenikapı Batıkları Projesinin başkanlığını üstlenen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ufuk Kocabaş, 60.000 metrekarelik bir alanda yürütülerek İstanbul’un tarihini MÖ 6200’lere götüren Yenikapı Arkeoloji Kazıları ve İstanbul’un kültür mirasına dair değerlendirmelerde bulundu.

Yenikapı Arkeolojik Kazıları, İstanbul’un tarihine ışık tutan bir zaman tüneli açtı. Kazı sürecine dair neler söylersiniz?

İstanbul’un Yenikapı semtinde 2004 yılında başlayan arkeoloji kazıları bize, şehrin kadim geçmişine ışık tutacak çok önemli arkeolojik ve tarihi bilgiler sundu. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nün Marmaray ve Metro kazıları kapsamında başlattığı bu çalışmada yaklaşık olarak 600, bazen 1000’in üzerinde arkeoloji işçisi, 50 uzman ile 20 değişik üniversite ve enstitünün katılımıyla belki de yüzyılın en büyük arkeoloji kazılarından biri gerçekleştirildi. Bu kazılarda, İstanbul’un kadim geçmişine ışık tutacak inanılmaz arkeolojik verilere ulaşıldı. Şehrin 8500 yıllık geçmişiyle karşılaşıldı. Biz bir Bizans limanı kazdık aslında ve kazıların en alt tabakasında karşımıza günümüzden 8000-8200 yıl öncesine ait bir neolitik yerleşim çıktı. Tarihi yarımada içinde bulunmuş İstanbul’un en eski yerleşim yeri buradaydı. Aynı zamanda Bizans İmparatorluğu’nun başkenti olan Konstantinopolis’in en önemli limanlarından bir tanesi Theodosius Limanı’nın kalıntılarına bu kazılar sayesinde ulaşıldı. Liman içerisinde 37 batık gemiye ulaşıldı ve denizcilikle ilgili on binlerce eser gün yüzüne çıkarıldı. Bütün bunlar tabii ki Yenikapı Kazıları’nın önemini bir kez daha gözler önüne serdi.

Yaklaşık olarak 10 yıl süren Yenikapı Arkeolojik Kazılarından, İstanbul’un geçmişine dair neler öğrendik?

İlk olarak, Yenikapı Arkeoloji Kazıları şehrin kuruluş tarihini çok eskilere götürdü. Onun dışında tabii denizcilikle ilgili inanılmaz bilgilere ulaştık. Ele geçmiş olan 37 batık gemi kalıntısı, şu anda dünyada bir kazı alanında ortaya çıkmış olan en büyük repertuarı bizlere sundu. Biz denizcilik tarihi ile ilgili çalışırken aynı zamanda bu batıkların konservasyon çalışmalarını da sürdüren bir ekibiz. Baktığınız zaman Theodosius Limanı özellikle Bizans döneminde Mısır’dan ithal edilen hububatın ticaretinin yapıldığı bir yer. Yani İskenderiye’den kalkan gemiler Konstantinopolis’e geliyor ve taşıdıkları hububatı bu limana bırakıyorlar. Özellikle tabii bu ticarette kullanılmış olan gemilerin bulunmuş olması, aynı zamanda da Bizans donanmasında kullanılmış olan kadırgaların bulunmuş olması, arkeoloji tarihinde de bir ilk. O bakımdan biz bu kalıntıları son derece önemsiyoruz.

Yenikapı Kazıları sırasında ne gibi objelere rastlandı?

Yenikapı Kazılarına bir sualtı kazısı diyebiliriz aslında. Sualtında eserler kara kazılarına göre son derece iyi korunuyor. Onun için kara kazılarında karşılaşamadığımız organik eserlerle Yenikapı Kazılarında karşılaştık. 37 batık kalıntısı da bunun en büyük göstergesi.

Beni en çok etkileyen buluntulardan biri Neolitik dönem insanlarına ait ayak izleri. Yaklaşık olarak 3000’in üzerinde ayak izi ortaya çıktı ve bunlar korunarak yerlerinden kaldırıldı. Bizans tabakasında ele geçen bir diğer eser, içi balmumundan yapılmış ahşap not defteri. Kaptan büyük bir ihtimalle bunu kullanıyordu ve içine notlar alıyordu. Aynı zamanda çok özel bir bölmesi var; burayı açtığımızda bir kuyumcu terazisi çıkıyor karşınıza. Bu, arkeoloji kazılarında son derece nadir bulunan bir eser. MS. 9. yüzyıla tarihlenen Yenikapı 12 olarak adlandırdığımız gemi ise bize zamanın donmuş bir kesitini yansıtıyor. Bu geminin arka tarafında özel bir bölmede kaptan ve mürettebatın kullandığı günlük kullanım eşyaları, hasır bir sepet içinde kiraz çekirdekleri ve zeytin taneleri bulundu. İçinde erzağıyla beraber Konstantinopolis’e gelmiş, yükünü henüz boşaltamamış bir gemiydi.

Bütün bu kazı sürecinde Yenikapı’da elde edilen bilgilerin literatüre katkısı ne oldu?

İstanbul Üniversitesi olarak, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nün daveti ve katkılarıyla 2005 yılından beri bu projenin içindeyiz. Projenin kurumsal bir kimlik kazanması açısından 2010 yılında üniversitemiz Edebiyat Fakültesi’nde Sualtı Kültür Kalıntılarını Koruma Ana Bilim Dalı’nı kurduk. Daha sonra bölümümüzün akademisyenleri, lisans ve yüksek lisans öğrencilerimiz bu projede görev almaya başladı. Bu çok önemsediğimiz bir şey. İstanbul Üniversitesi’nin bu projede hakikaten çok büyük katkıları var; bütün öğretim üyelerimiz ve öğrencilerimiz bu projede görev aldı, bir jenerasyon buradan yetişti. 2005 yılında öğrenci olarak bu projenin içinde görev alan arkadaşlarımız şu anda doçentliklerine hazırlanıyorlar. Bu, aslında bizim bilimdeki sürekliliği de sağlayabilmemiz açısından son derece önemli. Yenikapı’da batıkların depolandığı iki tane laboratuvarımız var. Fakültemiz içerisinde eğitim çalışmalarını sürdürdüğümüz laboratuvarımız da yine önemli bir merkez niteliğinde. İstanbul Üniversitesi’nin gemi eksperleri ve konservasyon uzmanları olarak biz, toplam 31 batık gemi üzerindeki bilimsel çalışmaları sürdürüyoruz. Şu ana kadar 100’ün üzerinde bilimsel yayın gerçekleştirdik, 7 tane uluslararası sergiye katıldık. Üniversitemizin antik dönem gemi eksperleri olarak bu gemilerin nasıl yapıldığı sorusuna cevap bulmaya, Bizans dönemindeki teknolojiyi anlamaya, o dönemin gemi inşa tekniklerini çözümlemeye çalışıyoruz. Bu, aslında bir tersine mühendislik çalışması. Yenikapı’nın en büyük çıktılarından bir tanesi, bu teknoloji sürecini aydınlatmamız. Doç. Dr. Işıl Özsait-Kocabaş’ın doktora tez çalışmasının sonucunda Yenikapı-12 batığımızın rekonstrüksiyonunu[1] yaptık. Bu gemi yaklaşık olarak bir sene İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilendi; şu anda da Rahmi Koç Müzesi’nde sergilenmeye devam ediyor.

İstanbul’un hemen her noktasında tarihi mekânlar var. Yeni gün yüzüne çıkarılan sarnıçlardan tutun da bilinmeyen pek çok yapıdan söz edilebiliyor. Bütün bunları değerlendirdiğimizde İstanbul’un arkeolojik önemiyle alakalı neler söylersiniz?

Özellikle tabii ki tarihi yarımada bir açık hava müzesi olabilecek kadar önemli bir yer. Yani üç büyük imparatorluğa başkentlik yapmış bir şehirde yaşıyoruz. Kesintisiz bir kültür tabakalanması var burada. Hepimiz biliyoruz, nereyi kazsanız bu tarihi yarımadada arkeoloji fışkırıyor, tarih fışkırıyor. Bunu çok iyi değerlendirmek lazım bir kere. İstanbul’da ikinci bir tarihi yarımada yok. Onun için burada yapacağımız her türlü uygulamada buna dikkat ederek çalışmamız lazım. Tarihi yarımada, UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesinde olan bir yer. Yani sadece bize ait olan bir yer değil, burası aynı zamanda bir dünya mirası. Hepimizin bunun bilincinde olarak öyle davranmamız lazım. Burada yapılacak projelerde tarihe, kültüre, arkeolojiye saygılı bir gelişmeyi sürdürebiliyor olmamız lazım. Bizim hep sözünü ettiğimiz bu sürdürülebilirliği arkeoloji ve tarih anlamında da gerçekleştirebilmemiz, yani miras olarak aldığımız bu değerleri gelecek nesillere de en iyi şekilde bırakmamız lazım.

İstanbul’un tarihi mirasını korumak ve geleceğe taşımak için İstanbul’da yaşayanların yapması gerekenler konusunda sizin arkeoloji uzmanı bir akademisyen olarak mesajınız nedir?

İstanbullu olma bilincini biraz daha ilerletmemiz gerek kanımca. “İstanbul’u Güzelleştirme Derneği” diye bir dernek şimdiye kadar hiç görmedim. O kadar çok dayanışma dernekleri var oysa… Biz ne yapıyoruz, kendi memleketimize hizmet edebilmek için çırpınıyoruz, aynı şeyi İstanbul için de göstermemiz gerekir diye düşünüyorum. Burası sadece bizim para kazanıp çalıştığımız bir şehir değil, biz burada yaşıyoruz. Yaşadığımız bu şehre de hepimizin sahip çıkması lazım. Bu sahiplenmeyi gerçekleştirdiğimiz zaman, buranın tarihine de doğasına da kültürüne de sahip çıkmış olacağız. Yani “İstanbulluluk” bilincini biraz yükselttiğimiz zaman, bu kadim şehre sahip çıkacağımıza inanıyorum. Özellikle tabii ki çocuklar burada son derece önemli. İstanbul bir açık hava müzesi, öncelikle çocuklardan başlayarak; kent, tarih ve arkeoloji sevgisini onlara aşılayarak sorunları aşabileceğimizi düşünüyorum.

Kaynak: www.istanbul.gov.tr

TOKİ Haber
TOKİ Haber

Türkiye’nin dört kültürel değeri daha UNESCO yolunda

Türkiye, Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi kapsamında UNESCO nezdinde gerçekleştirdiği çalışmalara hız kesmeden devam ediyor.
Türkiye, Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi kapsamında UNESCO nezdinde gerçekleştirdiği çalışmalara hız kesmeden devam ediyor. UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesinin Türkiye’deki icracı birimi Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğünce gerçekleştirilen çalışmalar neticesinde, Türkiye tarafından 1’i ulusal, 3’ü çok uluslu dosya olmak üzere toplam 4 unsurumuzun UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne kaydedilmesi için başvuruda bulunuldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı ulusal aday dosyası olarak “Hüsn-i Hat: İslami Güzel Yazı Sanatı”; ortak olarak da Türkiye’nin moderatörlüklerinde Azerbaycan ile birlikte “Çay Kültürü: Kimlik, Misafirperverlik ve Sosyal Etkileşim Sembolü”, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgız Cumhuriyeti, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan ile birlikte “Nasreddin Hoca Fıkraları Anlatma Geleneği” ve Azerbaycan ile birlikte “Mey/Balaban Zanaatkarlığı ve İcra Sanatı” dosyalarını UNESCO’ya sundu. Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürü Okan İbiş ise Bakanlık adına yaptığı açıklamada UNESCO nezdinde etkin olarak gerçekleştirilen somut olmayan kültürel mirasın korunması çalışması ile kültürel değerlerimizin ulusal ve uluslararası düzeyde görünürlüğünün artırılması çalışmalarına hız kesmeden devam edileceğini ifade etti. KAYITLI UNSUR SAYIMIZ 20’YE ÇIKACAK Türkiye, 18 unsur ile Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesine taraf 178 ülke içerisinde listeye en çok unsur kaydettiren ilk 5 ülke arasında yer alıyor. Jamaika’nın başkenti Kingston’da bu yıl 30 Kasım

Nuruosmaniye Sarnıcı, ziyaretçi ağırlamaya hazırlanıyor

İstanbul’da inşa edilmiş ilk barok özellikli cami olma özelliğine sahip Nuruosmaniye Camii’nin altında yer alan sarnıcın ziyarete açılması için restorasyon çalışması yapılacak.
İstanbul’da inşa edilmiş ilk barok özellikli cami olma özelliğine sahip Nuruosmaniye Camii’nin altında yer alan Nuruosmaniye Sarnıcı, ziyaretçi ağırlayabilmek için restorasyon çalışmalarına başlıyor. Bu yıl içerisinde yapılacak ilave restorasyon çalışmasının ardından ziyaretçilere kapılarını açması planlanıyor. Tarihi Yarımada’da bulunan Nuruosmaniye Camii’nin restorasyonu sırasında temizlenerek tekrar gün yüzüne çıkarılan Nuruosmaniye Sarnıcı’nın tarihçesinden bahseden Vakıflar 1. Bölge Müdürü Mürsel Sarı, “İçerisinde bulunduğumuz mekân Nuruosmaniye Camii’nin temel yapısı aslında. Tabii Nuruosmaniye Camii 1848 yılında 1. Mahmut tarafından inşaatına başlanmış bir eser. Osmanlı’nın klasik mimarisinden barok üsluba geçtiği bir döneme tesadüf etmekte. Fakat 1. Mahmut inşaat tamamlanmadan vefat ettiği için kardeşi 3. Osman tarafından inşaatı devam ettirilmiş ve 1855 yılında yapımı tamamlanmıştır” ifadelerini kullandı. Nuruosmaniye Camii’nin mimarisinden bahseden Sarı, “Nuruosmaniye Camii, 174 adet penceresiyle çok geniş ışık alan bir mimariye sahip ve kubbesinde de Nur Suresi’nin 35. ayeti (Allah göklerin ve yerin nurudur) yazılıdır. Bu sebeple hem o pencerelerden alınan ışık ve camiinin inşaatını tamamlayan 3. Osman’ın ismi ile ayette geçen mealen Nûrun Alâ Nûr ibareleri ile de külliyeye Nuruosmaniye adı verilmiştir” şeklinde konuştu. Caminin altında yer alan sarnıcın restorasyon süreçlerine değinen Vakıflar 1. Bölge Müdürü Sarı, “Zaman içerisinde bir takım çevresel etkenler ve statik problemlerden de dış cephelerde kayıplar olabilmekte. Bunun üzerine Vakıflar Genel

“Vanodokya” kesin korunacak hassas alan ilan edildi

Van'da peri bacaları görünümüyle Kapadokya'ya benzediği için yöre halkı tarafından 'Vanadokya' olarak adlandırılan bölge, kesin korunacak hassas alan olarak ilan edildi.
Van’da peri bacaları görünümüyle Kapadokya’ya benzediği için yöre halkı tarafından ‘Vanadokya’ olarak adlandırılan bölge, kesin korunacak hassas alan olarak ilan edildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararlarına göre, Van’ın Başkale ilçesi sınırları içerisinde bulunan Yavuzlar Peribacaları Doğal Sit Alanı, Antalya’nın Kumluca ilçesindeki Tekirova-Adrasan-Gelidonya Burnu Arası Doğal Sit Alanı ve Konyaaltı ilçesindeki Geyikbayırı-Trebenna Antik Kenti Doğal Sit Alanı ile Muğla’nın Bodrum ilçesinde bulunan Küdür Yarımadası Doğal Sit Alanı “kesin korunacak hassas alan” olarak tescil ve ilan edildi. Kesin korunacak hassas alan ilan edilen bölgelerden Van’ın İran sınırında bulunan Yavuzlar köyündeki peri bacaları, görünümüyle Nevşehir’in Ürgüp ilçesindeki Kapadokya’yı aratmıyor. İlçe merkezine 33 kilometre uzaklıktaki Yavuzlar köyünde volkanik Yiğit Dağı’nın püskürttüğü kayaçların, yağmur sularının ve rüzgarın aşındırmasıyla ortaya çıkardığı peri bacaları, yöre halkı tarafından “Vanadokya” olarak adlandırılıyor. Her yıl çok sayıda yerli ve yabancı turisti ağırlayan Vanadokya’da yaklaşık 17 bin peribacası, 25 mağara ve 12 oyma ev bulunduğu tahmin ediliyor. Yaklaşık 20 kilometrelik bir alanı kapsıyor. Sadece peribacaları değil, aynı alanda bulunan ve son yıllarda yağışların etkisiyle ortaya çıkan, metrelerce uzunluktaki çok sayıda tünel ve mağara da turizme kazandırılmayı bekliyor.