Dünyanın en eski gökdelen şehri: Shibam

Shibam, dünyadaki en eski ve en yüksek kerpiç binalara ev sahipliği yapıyor. Yemen’deki bu küçük kasaba, kendine özgü mimari dokusu, stratejik ve işlevsel şehir planlamasıyla öne çıkıyor.
Dünyanın en eski gökdelen şehri: Shibam

Shibam, dünyadaki en eski ve en yüksek kerpiç binalara ev sahipliği yapıyor. 1982 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne eklenen ve maalesef ki 2015’te Tehlike Altındaki Dünya Mirası ilan edilen bu küçük kasaba, kendine özgü mimari dokusu, stratejik ve işlevsel şehir planlamasıyla öne çıkıyor.

Pelin Sürmeli / Yüksek Mimar

Yemen’de 1.700 yıllık bir kasaba olan Shibam, Batılı kaynaklar tarafından Çölün Chicago’su ya da Çölün Manhattan’ı olarak adlandırılır.

İlk kez MS 3.yy’a tarihlenen belgelerde rastlanan Shibam, geçmişte Hadramut Krallığı’na başkentlik yapmış. Guinness Dünya Rekorları’nda “dünyanın en eski gökdelen şehri” olarak listelenen ve 1982 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan yedi bin nüfuslu bu küçük kasaba, ününü kendine özgü mimari dokusuna borçlu.

16. yüzyıldan günümüze ulaşan Shibam, yüksek yapılarıyla, ızgara planlı sokakları ve meydanlarıyla şehirciliğin en eski ve en iyi örneklerinden biri olarak karşımıza çıkar. Dünyadaki en eski ve en yüksek kerpiç binalar, otuz metreyi aşan yükseklikleriyle Shibam’da bulunur. Bu yapılar apartman tarzı yapıların ilk örneklerinden kabul edilir.

SURLARLA ÇEVRİLİ ŞEHİR

Güney Arap platosu boyunca uzanan baharat ve tütsü yolları üzerindeki önemli bir kervan durağında yer alan ve surlarla çevrili olan Shibam’da, ızgara planlı sokaklar ve meydanlar üzerinde bazıları on bir kata kadar yükselen binalar bulunuyor. Tamamı kerpiçten yapılmış bu binaların yaklaşık 500 kadarı, her katında bir veya iki oda bulunan, 5 ila 11 kat yüksekliğindeki kule bloklardır.

Shibam’ın dış surlar içindeki bitişik kule evlerle çevrili yoğun düzeni, ekonomik ve politik prestijinin yanı sıra tehlikelere karşı sığınma ve korunma ihtiyacına kentsel bir tepkiyi ifade ediyor. Bu nedenle, eski surlarla çevrili Shibam şehri ve onun Hadramut Vadisi’ndeki konumu, insan yerleşimi, arazi kullanımı ve şehir planlamasının olağanüstü bir örneği olarak kabul ediliyor. Vadinin taşkın ovasından yükselen görsel etkisi, işlevsel tasarımı, malzemeleri ve inşaat teknikleri dahil olmak üzere Shibam’ın konut mimarisi, geleneksel kültürün olağanüstü ama bir o kadar da savunmasız bir ifadesi olarak karşımıza çıkıyor.

STRATEJİK VE İŞLEVSEL TASARIM

Vadi boyunca daha batıda bulunan önceki başkent Shabwa’nın MS 300’de yıkılmasından sonra Shibam, Hadramut’un başkenti oluyor. 19. yüzyılın sonlarında, Asya’dan gelen tüccarlar surlarla çevrili şehri yeniden canlandırıyor.

Şehirdeki Cuma camisinin 9. ve 10. yüzyıllardan, kalenin ise 13. yüzyıldan kaldığı biliniyor; ancak en eski yerleşim İslam öncesi dönemde ortaya çıkıyor.

Shibam yaklaşık 1.700 yıldır varlığını sürdürürken, şehirdeki evlerin çoğu 16. yüzyıldan kalmadır. Yine de çoğu, son birkaç yüzyılda defalarca yeniden inşa edilmiştir. Eski yerleşim yeri, 1532’deki büyük selde tahrip olunca şehir bu kez vadi yatağının birkaç yüz metre yukarısındaki kayalık bir zemin üzerine inşa ediliyor. Bu konum şehri çok önemli olan su kaynağına ve tarım alanlarına yakın tutmak ve aynı zamanda olası bir selden koruma amacıyla seçiliyor.

GÜNEY ARAP PLATOSUNDA BİR ZENGİNLİK MERKEZİ

Baharat ve tütsü yolları üzerinde stratejik bir konuma sahip olan Shibam, Güney Arap platosundaki bir zenginlik merkeziydi. Hadramut Krallığı’na da başkentlik yapan şehir, iktidar mücadelesindeki ailelerin ve Bedevilerin sürekli tehdidi altındaydı. Dolayısıyla şehrin bu şekilde tasarlanmasının önemli sebeplerinden birinin, halkı doğa koşullarından olduğu kadar düşman saldırılarından da korumak olduğu düşünülmektedir.

Etrafı surlarla çevrili şehirdeki kayalıklar üzerine inşa edilen yüksek katlı bloklar, aynı zamanda şehrin savunmacı karakterinin de bir göstergesidir. Bu yüksek yapılar sayesinde altı ila dokuz metre yükseklikteki surların üzerinden, olası bir düşmanın gelişini gözlemlemek mümkündür.

Şehrin bir ana kapısı bulunmaktadır. Bu kapı geceleri ve savaş zamanlarında kapatıldığında şehri dış dünyadan izole eder. Hızlı kaçış ve geçişler için binaların arasında bağlantı köprüleri ve kapılar yer alır. Bu stratejik tasarım içinde işlevsel bir yerleşim de öngörülmüştür. Buna göre, çiftlik hayvanları, aletler ve erzak, penceresiz olan alt katlarda depolanır. Orta katlar, orta yaşlılar için; üst katlar ise genç aileler için ayrılmıştır.

GÖRSEL VE YAPISAL BÜTÜNLÜK KORUNUYOR

Tarihi Shibam şehri, çok katlı yapılaşmaya dayalı şehir planlamasının en eski ve en iyi örneklerinden biridir. Hem sokaklarının ve meydanlarının düzeniyle hem de kerpiç tuğlalardan yapılmış yüksek bloklarının vadinin taşkın yatağından yükselen görsel etkisiyle, geleneksel Hadrami şehir mimarisinin en başarılı örneğini temsil eder.

Dev bir sel vadisinin kenarındaki iki dağ arasında yer alan ve diğer tüm kentsel yerleşim yerlerinden neredeyse tamamen izole edilmiş olan Shibam, tarımsal düzenin getirdiği zor ve güvencesiz yaşama uyum sağlamış geleneksel bir toplumun hayatta kalan son örneğidir. Bununla birlikte sosyal ve ekonomik değişimlere ve her yıl yaşanan sel baskınlarına karşı savunmasızdır. Sur içinde, varlığının önemini oluşturan tüm fiziksel unsurlar, özellikler ve kentsel doku, 2000’lerin başına kadar büyük ölçüde hasarsız ve çoğunlukla iyi durumdadır. Görsel ve yapısal bütünlük, çevredeki yeni yapılar ve betonarme yapılar tarafından dolaylı olarak tehdit edilse de tamamen bozulmadığını, sosyal ve işlevsel bütünlüğün korunduğunu söyleyebiliriz.

Kentin yerleşimi, silüeti, surlar, geleneksel yapılar, kent ve çevre peyzaj ilişkisi gibi üstün evrensel değer taşıyan nitelikler korunurken, Shibam, Hadramaut Vadisi halkının kültürel kimliğine ve eski geleneksel yaşamlarına tanıklık etmeye devam ediyor.

Uzun yıllardır devam eden iç savaşla birlikte, şehrin karşı karşıya olduğu en büyük potansiyel tehdit, Ekim 2008’deki felakette olduğu gibi, eski şehrin hem bütünlüğüne hem de özgünlüğüne her an zarar verebilecek olan seldir. Bu özgünlük, terör saldırıları, iç savaş ya da sel gibi dolaylı dış etkenlerin yanı sıra Yemen’deki geleneksel malzemeleri ve yapım yöntemlerini beton strüktürlerle değiştirmeye yönelik genel eğilim tarafından da tehdit edilmektedir.

500 YIL ÖNCESİNDEN GELEN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

Yapı teknolojisi açısından bakıldığında, 500 yıllık kerpiç gökdelenler inanılmaz mühendislik harikalarıdır. Tarım arazilerinde yapılan sulamayla, bölgesel tarımla birlikte çamur da açığa çıkmıştır. Bu şekilde bölgenin başka hiçbir yerinde bulunmayan kerpiç evler için gereken çamuru da içeren entegre bir ekonomik sistem oluşmuştur. Kerpiç kullanımı sert iklimin getirdiği zorluklarla başa çıkarken, aynı zamanda önemli bir sürdürülebilir mimari örneğin oluşmasını sağlamaktadır.

Güneşte kurutulan doğal ve çevre dostu kerpiç tuğlalar yeniden kullanılabildikleri gibi çevreye zararlı hiçbir emisyon içermezler. Geleneksel yöntemlerle yapılan bu üretimler, çevresel açıdan daha az sürdürülebilir modern yöntemlere uygun bir alternatiftir. Bununla birlikte kolay elde edilebilirlik, düşük maliyet ve sürdürülebilirlik gibi avantajlarının yanında kerpicin dayanıksız olması evlerin çabuk yıpranmasına sebep olur. Bu durum yüzyıllar boyunca birçok onarımı ve kimi zaman da yıkımları beraberinde getirmiştir.

Ayrıca günümüzde, vadideki eski tarımsal sel yönetim sisteminin terk edilmesi, modern su kaynağının getirilmesi, yetersiz drenajla birlikte geleneksel tesisat ve altyapı sistemlerine aşırı yüklenilmesi ve hayvancılık yönetimindeki değişiklikler de şehrin zarar görmesine sebep olmaktadır.

TEHLİKE ALTINDAKİ DÜNYA MİRASI

2009’da bir El Kaide saldırısının hedefi olan ve zarar gören şehir, 2015 yılında Yemen’de patlak veren iç savaşla birlikte UNESCO tarafından “Tehlike Altındaki Dünya Mirası Alanları” listesine eklendi. Tarihi binalar, ağır bombalama sırasında önemli ölçüde hasar gördü. Süregelen silahlı çatışmalar nedeniyle risk altında olmaya devam eden Shibam, insanlığın en zorlu ortamlara uyum sağlama yeteneğinin bir kanıtı olarak karşımızda duruyor. Bu tarihi binalar sadece mimari değer taşımıyor; bizlere “binaları bu kadar değerli kılanın, içlerindeki insanların bugüne dek devam eden günlük ve sürekli yaşamı” olduğunu hatırlamaya davet ediyor.